edremit, ayvalık, boğaziçi
Çapa İlkokulu'na gittiğim yıllarda öğretmenimiz Nasuh Kaya Karcı her yeni dönemin başında "Tatilde neler yaptınız çocuklar?" diye sorardı. Bu soruyu her duyduğumda "Allahım, inşallah öğretmen beni kaldırmaz." diye dua ederdim. Tatil anılarını anlatmak bana o yıllarda bile zor geliyordu. Halbuki şimdi düşününce çocukken geçirilen tatillerin tadını bir daha asla tadamayacakmışım gibi geliyor.
İlkokulda içine kapalı, sınıfta söz almak için minimum çaba harcayan bir çocuk olmasaydım muhtemelen ablamla oynadığımız oyunları, anneannemleri ziyarete gittiğimizde her gördüğüm ilginç eşya için "Annane! bu benim olabilir mi?" diye sormamı -şimdi aynısını yeğenim yapıyor-, komşumuzda toplandığımız her cuma akşamı bıkmadan usanmadan ranzalardan gemi yapıp, uzun yolculuklara çıkışımızı, tatil boyunca her cuma küsüp ertesi hafta birşey olmamış gibi yeniden oynamamızı, annemin bizi ev işine alıştırmak için ne kadar çaba harcadığını, "Hatice, sen o kitabı sırf işten kaçmak için okuyorsun!" deyişini, babamın bizleri eğlendirmek için değişik şehirlere götürme çabalarını, gittiği her şehirde işle ilgili bir uğraş bulmasını anlatabilirdim. Bunları anlattığımda arkadaşlarımın bana garip garip bakmalarından korkuyordum herhalde.
Doğrusu beni az tanıyanlar hala içine kapalı olduğumu söylüyor, iletişim kurmak için asgari çaba sarfettiğim günler de oluyor ama en azından artık ilkokuldaki gibi ilginç olmayan tatilimi anlatmamak için köşe bucak saklanmıyorum.
Cuma günü Edremit'te her yaz kaldığımız eve yerleştikten sonra ilk civar gezimizi pazar günü Adatepe köyüne yaptık. Geçen sene bu köye gittiğimizde fazla birşey yapamadan geri dönmüştük. Bu defa ilk önce köyün meşhur oteli Hünnap Han'ın bahçesinde hünnap çayı içtik, ardından yine geçen sefer gittiğimiz meydandaki Dut Dibi Kahvesine uğradık. Bahçeye girdiğimizde annemi yaşlı bir teyzeyle sohbet ederken bulduk -ben yeni biriyle tanışmaktan ne kadar çekiniyorsam annem de tam tersi büyük keyif alıyor-. Geçen defa ya bizim yorgun oluşumuzdan ya da Kahve sahiplerinin iyi günlerinde olmamasından dolayı servisten pek memnun kalmamıştık ama bu defa herkes güler yüzlü olunca keyifli dakikalar geçirdik.
Pazartesi günü işyerine yurtdışından çok önemli bir misafirimizin geleceğini ve yanında eşi ile kızını da getireceğini öğrenince ortaya "ben de gelip onlara İstanbul turu yaptırabilirim!" diye bir teklif attım. Bu teklifim hemen kabul gördü ve akşama kadar İstanbul'da olmam gerekti. Gitmeden önce hazır yeğenim de uyurken ablam ve kardeşimle beraber Zeytinbağı'na minik bir ziyaret yaptık.
Zeytinbağı'nı geçen sene anlatmıştım. O zamanlar başkasının yanında fotoğraf çekmekten çekindiğim için makinemi götürmemiştim. Bu defa makinemi yanıma aldım bir de Menend Hanım "Zeytinbağı'nı Portakal Ağacı'ndan okuyup gelen misafirlerimiz oluyor" deyince ben ağzım kulaklarıma varmış bir halde fotoğraf çekmeye başladım.
Yemeğin gelmesini beklerken de bol bol kelebek fotoğrafı çektim.
Çok az zamanımız olduğu için bu sefer lor köftesi, köy eriştesi ve zeytinyağlı çağlayı deneyebildik. Lor köftesi benim çok hoşuma gitti. İçine lor, yumurta, ekmek içi, biraz tuz koyup pane harcına bulayarak pişirmişler. Evde denenecekler listesine girdi hemen.
Pazartesi akşamı yola çıktık. Bazı aksaklıklardan dolayı Susurluk'ta beklememiz gerekince Ulusoy, Cerrahi Tesislerine uğradık. Tesislerinde çok geniş bir yemek seçeneği vardı ama ben en ilginç görünen tavuk dolmasını seçtim. Etli dolma içini tavuk etine sarıp pişirmişlerdi. Bunu da ilk gelen misafirlerde denemesi için annemi ikna etmem lazım.
Salı sabahı saat 4'te İstanbul'a vardık. İşe gidip akşam eve dönünce hızlıca bir sofra hazırlayabilmek için paçanga böreği, köfte ve afrika salatası hazırladım. Ertesi gün Tayvanlı konuklarımıza saray, müze, vb. yerleri gezdirdikten sonra akşam boğaz gezisine katıldık. Ben bir yandan konuşup bir yandan da fotoğraf çekmeye çalışırken makinede gerekli ayarı yapmayı unuttuğum için ilk fotoğraflar biraz garip çıktı.

Hatamı çabuk farkedip ayarı düzelttim, böylece silik olmayan bir Dolmabahçe fotoğrafım oldu. Misafirlerimize her geçtiğimiz ışıklandırılmış binanın hikayesini anlattım. Ama en çok Kız Kulesi'nin hikayesini sevdiler.
Perşembe akşamı tekrar Edremit'e dönünce dolaşmak için sadece bir günümüz kaldı, o gün de Ayvalık'a gittik. Ben her ne kadar bayi ziyareti yapmayı sevmesem de gittiğiniz yeri bilen birinin olması çok iyi oluyor. Ayvalık'a gidince babam yine bir bayiye uğradı, oranın iyi restoranlarından birini öğrenip geldi. Böylece geçen olduğu gibi Ayvalık'tan aç dönmek yerine bu defa Martı lokantasında güzel bir yemek yedik. Biz Martı'nın en çok zeytinyağlılarını sevdik, zaten lokantanın içindeki bir panoda yer alan "Türkiye'nin en iyi zeytinyağlı yemeklerini yapan yerler" başlıklı gazete sayfasında ismin görünce bu fikrimize başkalarının da katıldığını anladık. Yemekleri beklerken lokantanın karşısındaki eski eşyalar satan dükkana göz attık, annem ve ablam benim beğendiğim fincanları çok modern buldular, ben onların beğendiklerini çok klasik buldum, böylece birşey alamadan çıktık.
Annemler çaylarını beklerken kardeşimle ben Güler pastanesine gidip kurabiyelerinden ve lorlu tatlılardan aldık. Kardeşim pastanede bana yavaşça ama kendisinden hiç beklemediğim bir ciddilikle "abla bahsetsene sitene yazmak istediğinden!" dese de ben her zamanki gibi çekinip "pastanenizin dışarıdan fotoğrafını çekebilir miyim?" demekle yetindim. Yeğenim 1,5 tatlıyı bir yandan "çok güzelmiş bu!" diyerek tek başına bitirdi.

Cumartesi günü tekrar yola düştük, bu defa İstanbul'a dönmek yerine Bursa üzerinden Yalova'ya uğradık. Bursa'da yine babamın işi için bir fabrika gezisi yapıp Yalova'da bizi bekleyen büyük ve küçük dayılarımın ailelerine ve büyükbabamlara kavuştuk. Hafta sonunu da dayımlar ve amcamlarla geçirdikten sonra pazartesi sabahı erkenden İstanbul'a ve işe döndük. Aslında benim için devamlı yollarda geçen bir tatil olduğu için sızlanıyordum ama şimdi yazınca ne kadar güzel geçtiğini daha iyi anlama fırsatım oldu...
not: Ben tatildeyken benim için önemli olan 2 olay gerçekleşmiş, birincisi Portakal Ağacı, Focus dergisinde anılmış, diğeri de Evcini ilk etkinliğimiz için şirin bir logo yapmış. Matilda'ya haber için, Evcini'ne de logo için çok teşekkür ediyor, kendilerine bir pasta sözü veriyorum!
Hoşgeldin Haticecim! O kadar tatlı anlatmışsın ki yaptıklarını. Tatil sonrası yeni mutfak maceralarını merakla bekliyorum:)
Posted by: Sibel | 10/08/2005 at 07:56
ne güzel anlatmışsın fotoğraflarda müthiş biraz bencillik olacak ama tatilinin bittiğine sevindim .
Posted by: handan sonel | 09/08/2005 at 23:35
Haticecigim hosgeldin.Sen olmayica siteye giresim olmadi.Dolu dolu bir tatil gecirdigine sevindim.Hersey gonlunce olsun.Sevgiler
Posted by: gulten | 09/08/2005 at 23:30
slm hatice hosgeldin sen tatildeyken sana amerika da pasta ve kurabiyelerde kullanilan meyveli sekerlemeleri (ya da kurutulmus meyveleri)nerede bulabilecegimi sormustum.sorum zaman asinmasina ugramasin diye tekrar sorayim istedim:)lorlu koftelerin tarifini sabirsizlikla bekliyorum.tekrar hosgeldin!
Posted by: sumeyye_s | 09/08/2005 at 23:12
sevgili hatice
yine hoş bir anlatımla dönmüşsün siteye hoş geldin
sevgiler
Posted by: gonul topcu | 09/08/2005 at 21:44
Selam Hatice,yediğin içtiğin senin olsun,gezip gördüğün yerleri anlat derler ya sen hem gezdiğin yerleri hemde tattığın o harika lezzetleri çok hoş anlatmışsın.Orada olup hünnap çayını tatmak isterdim,tadı nasıldı acaba?
Posted by: zencefil | 09/08/2005 at 20:54
Merhaba sevgili Hatice saglikla ve sevincle donmene cok sevindim :)
Sevgiler!!
Tesnim
Posted by: Tesnim METE | 09/08/2005 at 18:55
Hatice'cim,hoş geldin.Sevgiler.Meltem Atan
Posted by: Meltem Atan | 09/08/2005 at 18:49
Sanırım bu "içine kapanık" olarak görünen insanların aklından her zaman pek çok renk geçiyor. Her zaman bunları diğerleriyle paylaşmasalar da... Bu dürüstçe ve güzel yazılmış yazıyı keyifle okudum. Bir çok yerinde kendimden de bir şeyler buldum. Teşekkürler.
Posted by: pandora | 09/08/2005 at 18:39