Previous month:
August 2011
Next month:
October 2011

September 2011

Çocuklarla Uzakdoğu Seyahati 2

Ertesi gün havaalanından aldığımız bir broşürdeki tur rehberini ayarlayıp ilk olarak Pura Taman Ayun kraliyet tapınağını gezdik. Tapınağın anlamı güzel bahçe demekmiş, gerçekten de çok güzel bir bahçenin ve havuzun çevresine kurulmuştu tapınak.

Biz gittiğimiz sırada tapınakta ibadet eden bir grup vardı. Hinduların inançlarına ve ritüellerine olan bağlılıkları beni çok etkiledi. Ve belki onlar farkında değil ama benim kendi inancım ile ilgili daha çok çalışmam gerektiği konusunda bana ilham kaynağı oldular.

Ardından kakao, kahve ve çeşitli baharatların yetiştirildiği bir yeri ziyaret ettik.Fotoğraftakiler kakao meyvesi.

Ayşe İkbal kahveleri havanda öğüttü...

Kahvelerin kavrulduğu ocağın başındaki hanıma kızımın resmini çekip çekemeyeceğimi sorduğumda Ayşe İkbal'in gözlerindeki ışıltıyı görmenizi isterdim. Gördüğünüz izini alınca yaşadığı mahcubiyet...

Ardından yetiştirdikleri kahve ve çay çeşitleri ahşap bir masada tattırdılar. Bir de köşede de dünyanın en pahalı kahvesi ve onu sindirerek üreten Asya Misk Kedisi (!) duruyordu. Ama biz tüm övgülerine rağmen kahveyi denemedik.

Twinlake
Kahvelerden sonra twin lake(ikiz göl)'e gittik ve dünyanın bir kez daha ne kadar muhteşem olduğunu hissettik. (Fotoğrafın gerçek boyutu için üzerine tıklayabilirsiniz.) Çocuklar uyuyunca gideceğimiz son bir yerden vazgeçip otele doğru yola koyulduk.

Yolda benim en ilgimi çeken görüntülerden biri kız çocuklarının tek başlarına veya arkadaşları ile motorsiklet üzerinde ortaokula gidişleriydi...

İlk tur rehberimizden çok memnun kalmayınca tripadvisor sitesini karıştırmaya başladım ve yapılması gerekenler listesine göre kendimize bir tur programı belirledim. İşin en güzeli de bu programı sadece ben biliyordum, diğerleri hepsini gidince öğrendiler:) Listenin ilk başında elbette bir yemek kursu vardı! Sabah 8.30'da buluşma yeri olan pazar yerine vardığımızda hane halkı başlarına geleceği ancak anlamışlardı. Rehberimiz Made önce bize ve gruptakilere tropik meyve ve sebzeleri tanıttı. Fotoğraftakiler Hinduların tanrıları için her gün yaptıkları adaklar için kullandıkları çiçekler.

Bizim kaldığım bölgede Hindular ağırlıklı olduğu için tüm kaldırımlar, kapıların üstleri bu adaklarla doluydu. Her sabah tanrılarının kendilerine bahşettikleri inandıkları şeylerden (yiyecek ve hatta sigara) birer parça bu adakların ortasına koyup evin üzerine (iyi ruh) ve yolun üzerine (kötü ruh) koyup ruhları dengelediklerine inanıyorlar. Aynı şekilde arabalarında da mutlaka her sabah taze hazırlanmış bir adak oluyor. Bunu eşler her gün evde hazırlıyorlar.

Pazar boyunca Musab iyice huysuzlandıktan sonra yemeği yapacağımız yere geçtik. Bu yer aslında bizi gezdiren Made'nin şef olan kayınbiraderi ve diğer tüm akrabaları (18 kişi!) ile beraber yaşadığı büyük bir avlu içindeki evlerden ve bahçeden oluşan bir alandı. Hindulara göre ev üç bölüme ayrılıyormuş. Baş; her evde bulunan aile tapınağı (her sabah önce burayı ziyaret ediyorlar), gövde; aile bireyleri için ayrılan evler ve mutfak alanı, ayaklar ise hayvanlar ve çöplerin toplandığı alan. Aile genişledikçe ayak kısmını genişletip o alana ev yapıyorlar. Gerek evlerde gerekse köylerin tamamında yapıların yüksekliği tapınakların yüksekliğini geçemiyor.

Made'nin eşi Musab ile ilgilenmeye başlayıp, Ayşe İkbal de diğer çocuklarla bahçede oynamaya başlayınca kursa geçtik. Önce şefimiz Dewa bize kullanacağımız malzemeleri tanıttı.

Ardından menüden bahsetti. (Rezervasyon sırasında bizim yemek kısıtlamalarımızı sordukları için yemediğimiz şeyler için mutlaka alternatifler hazırlanmıştı)

Fotoğrafta tüm yolculuk boyunca en mutlu olduğum anı görüyorsunuz. Dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlarla yemek yapıp sohbet etmek çok keyifliydi. Ekip arkadaşım olan bir hanım "siz tabii iki çocukla bir yandan yemek yapıp bir yandan telefonda konuşmaya çalıştığınız için ustalaşmışsınızdır" deyince "telefonda konuşmuyorum ama internette geziyorum!" dedim.

Yemekleri pişirdikten sonra gruptakiler "sen endonezya lokantası açabilirsin!" dediklerinde "ben bu işe yıllarımı verdim zaten!" dedim ama kimse birşey anlamadı :)

Kurs bitince aynı bölgeyi gezmek için anlaştığımız Agus ile buluştuk. Agus'a daha çok doğayı ve el işini sevdiğimizi söylediğimizde bizi ilk olarak pirinç tarlalarına götürdü.

Ardından bölgenin en önemli ahşap sanatçılarıyla tanışmaya gittik. Bu kişiler hiç bir resme bakmadan sadece hafızalarındakilerle ortaya muhteşem eserler kouyuyorlardı. Ben ahşap bir çaydanlık aldım, bu arada çocuklar yorgunluktan çoktan bayılmıştı...

Sonrasında Tegenung şelalesine gidip küçük bir kız çocuğunun girişimciliğini sevip ondan iki yelpaze alıp yola devam ettik.

Yolun üzerindeki bir tapınağa gidip yerel müzük aletlerini inceleyip çocukları zar zor onlardan koparmaya çalıştık.

Günün sonunda Sacred Monkey Forest'ı ziyaret ettik. Maymunları kutsal sayıyorlar, ancak sağolsunlar maymunlar herkesin eşyalarını çalıyor veya saldırabiliyor. Bu yüzden Agus bizi daha sakin, saldırmayan maymunların olduğu bir yere götürdü. İşin sırrı maymunlara fıstık yedirmemekmiş. Akşam otele geldiğimizde ben artık "valiz gelmese, böyle de sırt çantasıyla idare ediyoruz, hem onları yıkaması var dönünce" derken valizimiz geldi.

Ertesi gün Safari & Marin Park'ı ziyarete gittik. Çocuklar en çok burada mutlu oldular.Otobüste bir camdan diğerine koşup durdular.

Ben de en çok yavru file havuç yedirirken mutluydum, maalesef çocuklar bu atraksiyondan çığlıklarla kaçtılar.

Onların en sevdikleri atraksiyon müzik eşliğinde gösteri yapan dans grubu ve

sonunda herkese birlikte çalmak için verdikleri darbukalardı!

Son günü babalarına sabır ödülü olarak bir su sporları merkezinde geçirdik. Ben de bıdıklarla tüm saçları kum dolana kadar sahilde oynadım.

Ardından da Singapur'a geçtik...

Singapur'da da bizim için en doğru yerin Universal Studios olduğunua karar verip Sentosa Adası'na gittik.Alana ilk adımı atıp yukarıdaki maskotu gören çocukların ikisi birden gözyaşlarına boğuldular!

Neyseki Madagaskar, Shrek, Hollywood ve Jurassic Park'tan sonraki saatlerde bir ara kızımdan "bugün çok güzel bir gün!" sözünü duyabildim. (Çıkmamıza yakın yinde de almadığım bir şey için gününün kötülüğünden yakınıyordu.)

Babaları da Jurassic Park duvarına tırmanıp gerilen sinirlerini rahatlattıktan sonra yolumuza devam ettik.

Aynı gün sırasıyla Singapur'un simgesi olan aslan başlı balık heykeli Merlion'u gördük.

Tiger Sky Tower'a binip 131 metre yüksekten tüm adayı izledik. Nature Discovery'i gezdik, 4D sinemaya girdik.

Aşam da Songs of The Sea gösterisine katılıp denizin üzerindeki ışık gösterisini ve müzikal'i izledik. Çocukların gece kesintisiz uyuduğunu söylememe gerek yok değil mi?

Dönüşümüz gece 11'de olduğu için çocuklar yorulsunlar diye  sabahtan şehri yürüyerek tanıma gezilerinden birine katıldık.

Singapur'un Arap ve Malay mahalleleri, sultanları, sömürgecileri, eski giyim tarzları üzerine bilgiler aldık.

En son bir camiye uğrayıp tekrar şehir merkezine döndük. Kalan saatlerimizi yine çocuk parkında! geçirerek uçağa bindik. Allah'tan gece uçuşu dolayısıyla çocuklar yolun çok büyük bir kısmında uyudular.

Uçaktan inip eşyalarımızı bıraktıktan sonra Boğaz'a gidip İstanbul'da yaşadığımız için şükredip (eşim), bir sonraki rotalar için hayaller kurmaya başladık (ben)...


Çocuklarla Uzakdoğu Seyahati 1

Çocuklarla beraber yapmak istediğimiz şeyler listesinin belki en başında dünyayı dolaşmak geliyor. Bu yüzden şimdiden yolculuklara alışsınlar diye ufak deneme turları yapmaya karar verdik. Aylar öncesinden skyscanner.com'dan uçak biletlerini, booking.com'dan kalacağımız yerleri ayarladım.

Hedefimiz 2 çocuklu ailemiz için tek bir valizle (!) gidip dönmek olduğu için valiz hazırlama konusunda birkaç kaynağa baktım. En çok işime yarayanlar: http://packinglistonline.com/, http://toolkit.bootsnall.com/how-to-travel-guide/packing-light.html, http://flylady.net/pages/FLYingLessons_PackingList.asp ve http://www.babycenter.com/0_family-travel-survival-guide-ages-2-to-4_65288.bc adresleri oldu.

Birkaç hafta incesinden yanımıza almamız gerekenleri ve tüm rezervasyon onaylarını (gidiş sıramıza göre) bir dosyaya yerleştirdim. Çocuklara yolculukta vermek üzere minik minik hediyeler ayarladım. Ailemize kalacağımız yerlerin bilgilerini e-posta ile yolladım. Ayşe İkbal'e kendi eşyalarını taşıması için çekmeli bir okul çantası, Musab'ın eşyaları için de ayrı bir el çantası ve gideceğimiz günün sabahında hepimizin kıyafetlerini rulo şeklinde sarıp yerleştirdiğimiz bir valiz hazırladım.

Bu gezi daha çok tatil/dinlenme ağırlıklıydı. Daha çok küçük oldukları için onlarca şehir gösterme derdine düşmedik, sadece çok uzun seyahatlar yaparlarsa, farklı ortamlarda kalırlarsa rahat edebilirler mi, onu anlama derdindeydik. Bu yüzden her yeri göreceğiz diye zorlamadık. Bizim gördüklerimiz ve yaptıklarımızdan aklımızda kalanların ilk bölümü:

Yolculukta ilk durağımız Kuala Lumpur oldu. KL'a 11 saatlik bol gözyaşı (Musab) ve sabır duaları (ben) eşliğinde indik. İndikten sonra sevgili valizimizin bizimle beraber gelmediğini ve ne olduğunu bilmediklerini öğrendik. İki sırt çantasındaki eşyalarla otele yerleştik, KL'ın meşhur Petronas Kulelerini gezdik.

En çok bu gezi için çok ucuza aldığımız ikiz çocuk arabamızın kaybolmamış olmasına dua ettik ve belki bir gün yerleşiriz dediğimiz Malezya'nın bizim için çok nemli olduğuna karar verip vazgeçtik.

Ertesi gün sabah valizimizin İstanbul'da kaldığını ve bize 3 gün sonra, biz Endonezya'ya geçince, ulaşacağını öğrendik. Petronas'ın yanındaki alışveriş merkezinden çocuklara 1-2 parça kıyafet alıp Convention Center'da bulunan Aquarium'u gezdik. Otele dönüp çocukları uyuttuktan sonra gelen telefonda, İstanbul'dan bir polis "arabanız nerede?" diye soruyordu. Arabamızı bıraktığımız arkadaşımızın yıkamaya götürdüğü gün çırak tarafından kaçırılıp kaza yaptığını, iki araca çarptığını, arabaya epey bir zarar verdiğini ama Allah'tan kimseye bir şey olmadığını öğrendik. Hepsinde bir hayrı vardır diyerek kendimizi sakinleştirmeye çalışıp çok da gezmeye hevesimiz kalmamış bir biçimde son durağımızı ziyaret ettik.

Biz Bukit Nanas Ormanı'nı bulacağız diye geze geze sonunda Menara Kulesine çıkıp akşam KL'ı izledik.

Son gün otelin şimdiye kadar gördüğümüz en büyük çocuk parkının yanında olduğunu fark edip zamanımızı orada geçirdik. Bu arada babamla mesajlaşıp çocuk parkında olduğumuzu yazdığımda bana "burada park mı yoktu, ne gerek vardı oraya kadar gitmeye?" dedi:)

Ertesi gün daha kısa bir yolculukla Endonezya'ya geçtik. İlk durağımız gün batışının meşhur olduğu Kuta plajıydı. Biz de gün batımının meşhur olduğunu gittiğimizde insanların şezlonglar, portatif sandalyeler ile birkaç dakika içinde akşam olmasını beklemelerinden anladık. Otele döndüğümüzde valizimizden hala haber yoktu...