dergi Feed

İyi Tatiller!

Hepinize güzel, sofralar, tatlı muhabbetler, uslu uslu oynayan çocuklarla dolu bir hafta sonu dilerim. Bu hafta sonu çocuklarla bol bol dinazorculuk oynama, pazar günü de evde bir geniş aile kahvaltısı yapma hayalleri kuruyorum. Bu hafta Marie Claire Idees & Ideal Home'un bu ayki en sevdiğim fikirleriyle kapatalım mı? Haftaya inşallah çok çok güzel haberlerle buluşmak üzere!

1

2

3

4

5

Scan0004


Melike Günyüz: Çocuk edebiyatı "iyi yemek" gibidir.

Screen shot 2014-02-03 at 11.56.55 PM

Deneyimli bir yayıncı, başarılı bir iş kadını, disiplinli bir anne ve pek çok genç meslektaşına yol gösteren bir abla… Melike Günyüz, bir koltukta epeyce fazla karpuz taşıyan bir isim. Üstelik MÜSİAD Yönetim Kurulu’nun ilk ve tek kadın üyesi.

 

Melike Günyüz, Erdem Yayınları ve Sedir Yayın Grubu’nun Genel Yayın Yönetmeni, çocuk edebiyatınınsa her kesimce kabul gören yetkin bir ismi. Kitapları yurt dışında en çok satılan çocuk kitabı yazarlarından biri olan Günyüz, aynı zamanda MÜSİAD’ın ilk kadın yönetim kurulu üyesi. Bu kadar değil; çok önemli ve prestijli bir vasfı daha var: O, biri 10 biri 14 yaşında iki çocuğun annesi…

Melike Hanım’ı, Portakal Ağacı’nın kahvaltı sofrasında konuk ettik. Portakal Ağacı mutfağının leziz ikramları, Melike Hanım’ın su gibi akıp giden sohbeti ve kızı Lamia’nın “büyümüş de küçülmüş” demeçleriyle epey doyurucu bir kahvaltı oldu. Siz de konuk olmak isterseniz, yediğimiz içtiğimiz bizim olsun, dinlediklerimizi size anlatalım:

“Arkadaşlarımın çocuklarına hediye götüremeyeceğim kitabı basmam”

Melike Günyüz’ün çocuk yayıncılığı konusunda epeyce deneyimli, bir o kadar da bilgili olduğunu söylemeye gerek yok. Ama bu derya bilgi, öyle “malumat” türünden değil. İşini seven, bilgisini okuyarak, sorarak, yorumlayarak kazanmış, bildiği doğrudan başkasıyla amel etmeyen bir iş kadınından söz ediyoruz. Bu ameliyenin en büyük göstergesi, onun bir kitabı basıp basmayacağına karar verirken kıstas aldığı şu kritik ölçü: “Ben bu kitabı gönlüm rahat bir şekilde bir arkadaşımın çocuğuna hediye edebilir miyim? Bizim kitabımız derken iftiharla söyleyebilir miyim?” Cevap evet ise o kitap basılabilir demektir. Ayrıca, bir kritik ölçü daha var ki ondan sonraki satırlarda söz edeceğiz. Bizi izlemeye devam ediniz!

“Kitabı, iyi bir yemek gibi şık sunmak lazım”

Melike Günyüz’e göre sadece çocuk kitaplarının değil, bütün kitapların içeriği kadar kapağı, illüstrasyonları, kağıt kalitesi, göze hitabeti de önemli. Ne çok karman çorman ne de çok hareketsiz… Ne israfa sebep olacak kadar pahalı malzemeden mamül ne de âdi, ucuz bir şekilsizlik içinde… Tıpkı güzel bir yemek yapar gibi herşey kararında olmalı. Şık bir servis tabağında sunuluyormuş gibi, daha uzaktan bakıldığında göreni kendine çekmeli, davet etmeli.

Sonra, bir kokusu olmalı kitabın, gördüğünüzde aldığınız o kokudan, neyle karşılaşacağınızı az çok tahmin etmelisiniz. Elinize alıp sayfaları okumaya başlayınca da enfes bir lezzet... “Evet” demelisiniz, “İşte vakit ayırmaya değecek güzellikte bir kitap!”

Melike Hanım, bu kaliteye ulaşmak için oldukça çaba veren bir yayıncı. Bilhassa muhafazakar camiada henüz hiç kimse bu yola başvurmuyorken o, bir sanat yönetmeniyle çalışmaya başlamış. Sanat yönetmeninin olurundan geçmeyen kitaplar çocukların önüne çıkarılmamış. Elbette bir yayının iyi olabilmesi için tek ölçü iyi bir tasarım değil. Kitabın içeriği herşeyden önemli! Melike Hanım çalıştığı yazarlarla genelde proje odaklı çalışıyor. “Bana gelen dosyaları okuyup beğenirsem basmak gibi bir adetim yok. Dosya, o yazarın kaleminin hangi yönde iyi iş çıkarabileceğini gösteriyor bana sadece. Eğer o yazarla çalışmak istiyorsam, ona altından kalkabileceğine inandığım bir proje öneriyorum. Bu projenin vücuda gelişinin her aşamasında da yazarla görüşüyorum. Böylece ortaya iki kat emek verilmiş, kamil bir iş çıkıyor” diye anlatıyor bir kitabın yazılış öyküsünü. En çok hangi yazarları mı tercih ediyor? İşte şimdi yukarıda bahsettiğimiz ikinci önemli kıstasa geldik!

Screen shot 2014-02-03 at 11.57.32 PM

“Lamia ile Ali Kerem’in beğendiği kitaplar onay almış demektir”

Melike Günyüz, yabancı bir eserin yayın hakkını satın alıp almamaya karar vereceği zaman, kitabı eve getirip yemek masasının üzerine bırakıyor. Çocuklardan biri kitabı evirip çevirmeye, merak edip sayfalarını karıştırmaya başlarsa, bingo! Gerekli alaka kuruldu demektir! Alakadar arkadaş kitabı iyice karıştırıp okumaya çalıştıktan sonra annesinin yanına gelir: “Anne, bu kitap çok güzel. Yayın hakkını alıp Türkçe’ye çevirtsenize!”

Aynı durum Melike Hanım’ın yayınevine transfer etmeyi düşündüğü yazarlar için de geçerli. Diyelim ki bir yazarı çok beğendi ve ona yeni bir proje teklif etmeyi düşünüyor. Sadece kendisinin beğenmesi yeterli değil. Yazarın kitapları önce Lamia veya Ali Kerem’in elinden geçiyor. Bilhassa Lamia çok sıkı bir okur. Çok da dürüst bir eleştirmen! Beğenirse tam beğeniyor, beğenmezse “Üff çok sıkıcı bu” diyor. Lamia’dan söz açmışken, onun da söyleyecekleri var! Çünkü kitaplar konusunda en az annesi kadar duyarlı, annesinin izinden yürüyecek kadar da kültürlü. Lamia’ya göre, anne babalar eğer çocuklarına kitap okumayı sevdirmek istiyorlarsa, çocukların önüne kocaman kocaman klasikleri yığmamalı. Onun yerine daha eğlenceli, zevkli kitaplar konmalı. Bu arada, çocuklara zarar verecek kadar geniiiş bir içeriği olan kitaplara anne babalar izin vermeyebilir. Söz gelimi Lamia’nın annesi “çok sevgilili” kitaplar okumasına müsaade etmiyor ama “az sevgilili” olanlarda sorun yok.

Melike Hanım, ikisi de kitap okumayı çok seven çocuklarını yetiştirirken “Alın bunları okuyun” dememiş hiç. “Evimizde zaten hep kitaplar oldu. Bebeklerken, kütüphanenin alt kısmında onlara birer raf tahsis ettim ve ‘Bu kitaplar senin, istediğin gibi döküp saçabilirsin’ dedim, hepsi bu. Gerisi kendiliğinden gelişti. Çocuklar kitap okunan bir evde büyüdükleri için kitap okuma eylemini zaten hayatlarının doğal bir parçası olarak buldular” diye anlatıyor evdeki bu alışkanlığı. Çocuklarının okuma zevklerine güvenmesinin sebebi de bu; her ikisi de iyi kitapla kötü kitabı ayırabilecek kadar gelişmiş duyulara sahip.

“Çocuk sorumluluk alarak büyümelidir”

Gelelim ev hayatına… Zira, bir koltuğa bir kamyon kasası dolusu karpuz sığdıran bir hanım var karşımızda. Yayın dünyası, yöneticilik, yazarlık, MÜSİAD Yönetim Kurulu üyeliği, iş dünyasının bilhassa kadınlar için epey çetin olan şartları derken, acaba evine ve çocuklarına ayıracak vakti bulabiliyor mu? Bulabiliyorsa nerede buluyor? Biz de arıyoruz, bulamıyoruz. Yerini söylese de biz de gidip alsak…

Merak buyurmayın, bütün bu soruların cevaplarını kendisinden biir bir aldık. Meğer aranan vakit “disiplinde” gizliymiş. Meğer bizim uzaktan baktığımızda hep meşgul, hep yoğun, hep hareketli gördüğümüz Melike ablamız, akşam saatlerinde ve haftasonları (özellikle pazar günleri) ailesi dışında hiç kimseye vakit ayırmazmış. Meğer her sabah saat 7 buçukta iki eli kanda da olsa çocukların kahvaltı sofrasını kurar, onlara yiyecek özel bir şeyler hazırlar, bu vakti mutlaka birlikte geçirmeye özen gösterirmiş. Kolay mı? Elbette değil, hiç değil. Ancak, Melike Günyüz’e göre annenin çalışması, evde bu çalışma düzenine göre bir disiplin oluşturması, çocukların daha sorumluluk sahibi ve daha tatminkar insanlar olarak büyümelerine vesile oluyor. Nasıl mı? Şöyle:

Screen shot 2014-02-04 at 12.05.13 AM

“Evin kuralları değişmez”

“Mutlaka akşam 7 buçuğa kadar bizim evde sofra kurulur, çocuklar yemeklerini yer. Ayrıca bu vakte kadar okul ödevlerini de yapmış olurlar. Üstelik ben ödev yapmaları konusunu hiçbir zaman önemsemediğim halde…”

“Sonra oturur, birlikte bir şeyler seyrederiz. Sohbet ederiz. Kitap okuruz. Hasılı kelam, benim onlarla başbaşa geçirdiğim o saate hiç kimse giremez. Bir tek yurt dışı iş seyahatlerinde ayrı kalıyoruz ki, yakında çocukları da götürmeye başlayacağımı düşünüp teselli buluyorum bu duruma.

“Pazar günleri ise benim mutfağa girme ve aile bireylerinin keyfine göre yemekler yapma günüm. Çocukların ve eşimin sevdiği fırın yemekleri, balık, mantı, et yemekleri genellikle Pazar günü yenir bizim evde. Sabah kahvaltıları da hep birlikte yapılır. Böylece bir aile olduğumuzu, hafta içi herkes kendi işine ve okuluna gitse de birbirimize ait olduğumuzu hiç unutmamış oluruz. Hem, böylece eşime verdiğim sözü de tutmuş olurum. Gündüz istediğim kadar koşuşturabilirim ama akşamlarım aileme aittir.”

“Ödevler çocukları zorlamamalı”

Melike Günyüz, Erdem Yayınları’ndan pek çok okul kitabı yayınlamış bir yayıncı. Dolayısıyla müfredatı çok iyi biliyor. Bu sebepten, söz gelimi Lamia elinde haddinden zor bir ödev konusuyla gelip annesinden yardım isterse şu cevabı alıyor: “Kızım, üçüncü sınıfın matematik müfredatında bu konu yok. Size gerekenden fazla bilgi yüklemişler. Bu ödevi yapamazsın, öğretmenine benden selam söyle…” Lamia da öğretmenleri de buna alışmış artık.

“Asla ama asla israf olmaz!”

Melike Günyüz’ün mutfakla ilgili üzerinde en çok durduğu konu israf. Günyüzlerin evinde bir dilim ekmeğin bile çöpe gitmesi mümkün değil. Bayatlamış ekmekten yalancı pizza gibi bir şey yapılıyor ve muhakkak yeniyor. Akşam yemekleri, ev halkının bir seferde yiyebileceği miktarda, az az yapılıyor. Eğer yine de artar ve ertesi güne kalırsa Melike Hanım’ın eşi sofrada şöyle diyor: “Bana dünden kalan yemeği ver, zayi olmasın”. Zaten evde israf konusuna en çok dikkat eden o. Çocukların giyim kuşamında da bu kural geçerli. İki çift ayakkabısı olan bir çocuk üçüncüyü sırf “güzel” olduğu için talep edemeyeceğini biliyor. Melike Günyüz, “Ali Kerem kıyafette marka diye bir şey olduğunu daha yeni öğrendi” diyor.

“Evde olmasanız bile çocukların beslenmelerine özen gösterilebilir”

Lamia ve Ali Kerem farklı farklı yemeklerden hoşlanıyor. Melike Günyüz akşamları her ikisinin de seveceği şeyler pişirmeye dikkat ediyor. Bir gün etli yemek pişirildiyse, ertesi günün menüsü muhakkak sebze, sonraki gün ise bakliyat. Biri bamya seviyor biri yemiyor; biri taze fasulyeye düşkün diğeri ağzına sürmüyor. Olsun, her ikisinin de gönlü muhakkak alınıyor. Bir de tabii annelerinin elinden yağlı ballı ekmek yemeye, ve üzerine tarhana serpilmiş fırında kaşarlı ekmeğe bayıldıkları kahvaltıları var çocukların. Kahvaltı, hem her sabah bir arada olmalarını sağlıyor hem de iyi beslenmelerini.

Screen shot 2014-02-03 at 11.57.58 PM Screen shot 2014-02-03 at 11.58.09 PM

Screen shot 2014-02-03 at 11.58.18 PM Screen shot 2014-02-03 at 11.58.29 PMScreen shot 2014-02-03 at 11.58.35 PM

 


İpek Hanım Çiftliği

Ipek-hanim

 

Yazar: Zeynep Sevde Paksu Fotoğraflar: Zeynep Turanlı

Pınar Kaftancıoğlu İstanbul’da iş hayatının kirli dünyasından bunalır, Şirince’ye hayalindeki kafeyi açmaya gider. Şirince’de de aynı kirli düzenin yürüdüğünü farketmesi uzun sürmez. Sonra halıcılık, su fabrikası vs derken çok para kazanır ama huzuru bulamaz. Gerçek hayatın bütün yalanlarından kaçıp kendine küçük bir çiftlik evi yapar. Çiftlikteki komşuları, yedikleri lezzetli meyveler sebzeler, tadına doyulmaz sohbetler... O kadar mutlu olur ki, bu mutluluğu İpek Hanım Çiftliği markasıyla herkesle paylaşmaya karar verir.

“8 yaşındaydım. Babam elime bir bavul dolusu tommiks ve teksas çizgiromanlarını tutuşturdu, ‘götür bunları pazarda sat, haftalık harçlığın olacak kazandığın’ dedi. Gittim pazara satabildiğim kadar sattım geldim, ilk paramı kazandım. Eve geldim, ‘kasaba git bir kilo kıyma çektir gel’ diye gönderdi. Gittim, kıymayı aldım geldim. ‘Yanlış söylemişim, bir kilo kuşbaşı al diyecektim. Bu kıymayı iade et, kuşbaşı al’ diye geri gönderdi. ‘Baba nasıl yaptırayım, kasap yapmaz’ desem de dinlemedi. Kasap epey kızdı, ben ağladım derken ikna edip kuşbaşıyı yaptırdım tabii” diye başlıyor anlatmaya Pınar Kaftancıoğlu. Soru ticarete nasıl atıldığıydı.

Screen shot 2014-01-06 at 10.52.10 PM

Ders 1: Gerçek hayatın kodları

“Nasıl yani?” diyorum hayretle. El bebek gül bebek büyütülmüş bir şehir çocuğunun, plazalar ve metropol karmaşasından sıkılıp kendini Ege’de bir kasabaya atmasının masalsı hikayesini dinlemeyi bekliyordum. Minicik çocuğun pazarda işportacılık yapmasını tuhaf buluyorum. Pınar Hanım şaşkınlığımı gidermek için gülümseyerek devam ediyor sözlerine: “Başımıza gelecekleri biliyordu ve bizi güçlü yetiştirmek istiyordu. Küçük yaşta pazarda, mahallede insanlarla iletişim kurarak, gerçek hayatın kodlarını öğrenerek büyümemizi arzu ediyordu. Beni pazara gönderir, uzaktan izlerlermiş bir yandan. İyi ki öyle yapmış. Hayatın acımasızlıklarına rağmen, başarılı, kendi işinin sahibi, güçlü bir kadın olmamı babama borçluyum.”

Screen shot 2014-01-06 at 10.52.26 PM

Baba gidince…

Sultanahmet’te bir konakta mürebbiyeler tarafından büyütülmüş, edebiyat fakültesi mezunu bir anne ve meşhur bir gazetecinin kızı Pınar Kaftancıoğlu. Tabii böyle haşin bir eğitim söz konusu değil ilişkilerinde. Birlikte saatlerce sohbet eden, kahkahalar eşliğinde oyunlar oynayan bir baba kız iletişiminden bahsediyoruz. Ümit Kaftancıoğlu, yoğun iş hayatına rağmen çocuklarıyla vakit geçirmeyi, onlara doğru ve doyurucu bir eğitim vermeyi ihmal etmeyen, çoğu sabahlar kızını okula elinden tutup götürecek kadar ilgili, müşfik bir baba. Bir gün yine Pınar’ı okula götürmek için evden beraber çıkarlar. Kızının elinden tutar, konuşa konuşa evlerinin önündeki sokakta yürürler. Sene 1980. Bir silah sesi duyulur. Ümit Bey, 12 yaşındaki Pınar’ın kollarında hayata gözlerini yumar. “Babamın ölmesi beni sadece yetim değil aynı zamanda öksüz de bıraktı. Duygusal olarak aile birbirinden koptu. Ağabeyim, annem ve ben, acıyı göstermeyeceğiz, hayata devam edeceğiz falan derken herkes kendi acısını içine gömdü. Birbirimizden çok yakın olmamıza rağmen çok uzak ve hiç konuşmayan insanlar olduk.“

Hayata devam etmek

O dönem gerçekleşen binlerce fail-i meçhulden biridir babasının ölümü. Kabullenmek ve hayata devam etmenin bir yolunu bulmaktan başka çare bulamazlar. Anne edebiyat öğretmenliği yapmaya başlar. Bu arada Pınar da yaşına başına bakmadan bir şekilde para kazanmanın yollarına bakar. Bir gün annesiyle beraber Yenikapı Tren Garı’nın önünden geçerken, soğuk su satan insanları görür. “Ben de yaparım bunu” der. Bir bidonun yanlarına buz koyar, suyu doldurur, iki bardakla çıkar yola. 12 yaşında “soğuk suuuu” diye bağıran bir kız düşünün. Bütün bunları, maddi sıkıntılar çeken yetim bir çocuğun acı hatıraları gibi değil de başarılı ticaret anıları nevinden, gururla anlattığı için artık yüzümdeki hüzün dağılıyor, heyecanla bu başarı hikayesini dinlemeye koyuluyorum: “O buzlu su satarken kazandığım parayı her zaman özlerim. Bir yaz boyunca kazandığım parayı zannetmiyorum bir üniversitenin dekanı bir ayda kazansın. Parayı o yaşta sevdim heralde. Annem korkuyormuş halimden ama durdurmak da istememiş. Büyük kuzenlerimi görevlendirir, beni izlettirirmiş. Gardaki su işinden kazandığım parayı cebime koyar, eve dönerken Laleli’den iç çamaşırı alıp onları da komşulara satardım. Herkes anlamış benim ticarette ilerleyeceğimi.”

Screen shot 2014-01-06 at 10.52.39 PM

Can dünyaya geliyor

Pınar Hanım’ın hayata başlama hızı hiç kesilmez. 16 yaşında üniversiteye girer. 17 yaşında evlenir ve ilk çocuğu Can’ı kucağına alır. Fakat evliliği uzun sürmez, oğlunu tek başına büyütür. Üniversiteyi bitirdikten sonra kendini bir plazada hayatını tüketirken bulur. Artık iyi kazanan başarılı bir iş kadını var karşımızda. Kazanır kazanmasına fakat adalet duygusunun da etkisiyle iş dünyasının rekabetler, hırslarla çevrili kirli yüzüne daha fazla katlanamayacağını anlar. Şirince’de yaşayan bir dostu var: Müjde Nişanyan. Ona her gittiğinde, kendi hayatı hakkında bir kehanette bulunuyor Pınar Hanım: “Müjde ben İstanbul’dan kurtulacağım, buraya geleceğim, bana bir yer mi baksak?” Şirince’ye ilk gidiş 91 yılında, plazasında, patronlarının dizinin dibinde oturup oraya buraya koşuşturarak hayatını sürdürmek varken, oğlunu da alıp Ege’ye bir kafe açmaya giden yalnız bir kadın. Şimdi hatırladığında, “Evet pek akıllıca değildi” diyor. “Ama yıllardır biriktirdiğim param vardı. En kötü, Müjde bana bir yatak bir tabak çorba verirdi, bir şekilde idare ederdim.” Pınar Hanım’ın İstanbul’dan kopup gitme hikayesini öyle bir “anlık heyecanla” tanımlamak yetersiz olur tabii ki. Giderken iyice düşünüp taşındığını, yapacağı işi etüt ettiğini, başına neler geleceğini kestirebilecek sezgilere sahip olduğunu anlatıyor. Can’ın da oluru alındıktan sonra, internetten bir ev kiralanır ve ver elini Şirince… Aslında Şirince’de yeni bir hayata başlamak hiç de mutlu etmez Pınar Hanım’ı. Bunun için epey sebebi var. Zira köyün yükselmekte olan turistik cazibesi, köylülerin bu cazibeye kapılmasına sebep olmuştur. Yeni bir işletmeciyi çok da istemez köylü. Üstelik Pınar Hanım burada “el yapımı, çok organik” diye satılan ürünlerin nasıl üretildiğini, kendi yapımları olduğunu söyledikleri zeytinleri bakkallara ürün veren toptancı marketlerden aldıklarını görür. Kafe işi olmaz, bazı arkadaşlarının davetiyle halı işinde çalışmaya başlar. Kuşadası’na geçerler.

Screen shot 2014-01-07 at 9.33.11 PM

Su fabrikası ve çiftliğe doğru

“Güzel kazanmaya başlamıştım. O sıra, halı işinin patronu olan İpek’in babası ile evlendim. Dokuz sene sürdü bu evlilik.” Evlilikleri esnasında, Pınar Hanım, Nazilli’de bir su kaynağı kiralandığını ve damacanasını götürenin su satın aldığını öğrenir. Gidip bakar, harika bir su. Nazilli’de bir su fabrikası kurar. Kolay olmaz; bir sürü köylünün arazisini satın ala ala, yayladan aşağı su hattını indirir. Ve çok güzel bir fabrika yapıp işin başında durmaya başlar. Kısa sürede sektörde iyice tanınan bir su markası haline gelir yaptıkları iş. Bu sırada müthiş bir haber: Pınar Hanım bir bebek bekliyor!

İpek için biten kariyer Screen shot 2014-01-07 at 9.33.20 PM

Kızı İpek fabrikanın koridorlarında büyür. Ona çocuk odası yapılmış, bakıcı tutulmuştur ama Pınar Hanım toplantılarından, işlerinden ona yeterince vakit ayıramaz. İpek biraz büyüyünce ama bir türlü konuşmaya başlamayınca Pınar Hanım endişelenir. Neden hiç konuşmuyor? Doktor, “birebir ilgilenmeniz lazım, işinizden izin alıp evde çocuğunuzla kalın” deyince Pınar Hanım fabrikadaki işini bırakır. İpek her şeyden önemlidir. Zaten 8 senedir yaptığı ve erkek egemen bir sektörde tutunmaya çalışmaktan yorulduğu için fabrikayı satar. Fabrikayı bırakırken hayatında bir değişiklik daha olur, eşinden boşanır. Ardından kendine Nazilli’de yeni bir hayat kurar.

Yeni bir hayat, yer: Nazilli

Bu yeni hayat, Pınar Hanım’ın oğlu, kızı, komşuları, komşularının aileleriyle iç içe olduğu, birlikte yiyip içtikleri, Pınar Hanım’ın “genç emekli” moduna girdiği bir hayattır. İpek’in konuşma problemi çözülür hatta hayatlarındaki bu yeni insanlara teyze, amca, anneanne demeye başlar. “Bir gün bana hoş geldine geldiler, köyde olur ya hani. Bardak, tabak, sürahi hediye getirmişler. Yıllardır çalışmışım, hiç böyle bir atmosferle karşılaşmamışım, böyle insanlar böyle bir aile yanımda olmamış. Tabii çok hoşuma gitti. Birden biz kendimizi dizi seyreden her akşam birbirimizde çay içerken bulduk” diye anlatıyor ilk Nazilli günlerini. Pınar Hanım böylece alır Nazilli’de bir ev yaptırma kararını. Oğlu da destekleyince henüz adı konulmayan çiftliğin temelleri atılır. Çocukları ve onlar olmadan sofraya bile oturmayan komşuları ile kocaman bir aile olurlar. Komşuları yedi göbekten çiftçidir. Pınar Hanım’ın deyimiyle: “Dedelerinden ninelerinden kalan tohumlarla üretim yapan insanlar, organiğin organiği ürünleri yüzyıllardır yetiştiriyorlar.” Bahçede yavaş yavaş domates, biber, fasulye yetiştirmeye başlarlar.

Ipekh
Pınar Hanım, İstanbul’daki arkadaşlarına da gönderir yetişenlerden. Tabii hayatlarında öyle domates, yeşillik, meyve yememiş şehir insanları aşık olurlar Nazilli’den gelen paketlere. “Pınarcığım, tarhana da var mı? Ekmek de yapar mısınız?” derken arkadaşlarının baskısıyla İpek Hanım Çiftliği’nin ürün portföyü gayri ihtiyari genişler. Bir gün Pınar Hanım, komşularıyla yine çay içerken karar verir: “Ben bu sebze meyveleri İstanbul’a taşıyacağım. Yazık o insanlara, sebze mevyenin tadını bilmeden yaşayıp gidiyorlar. Var mısınız benimle çalışmaya?” Komşular önce biraz tereddüt ederler ama karşılarında hayat hikayesi başarılarla dolu bir kadın vardır. “Olur” derler. Pazarda sebze sattıkları tezgahı, müşterilerini bırakıp İpek Hanım Çiftliği’ni büyütmeye adarlar kendilerini.

Screen shot 2014-01-07 at 9.33.30 PMÇiftlik, portakalagaci.com ile meşhur olur

Henüz kimsenin haberi yok elbette. Yine komşularla bir gün oturur, neler yiyip içtiklerine dair bir blog sayfası açar. Komik komik pozlar verirler, sebzelerin resmini çekerler, epey eğlenip eve dönerler. İnternetin gücünün henüz farkında değiller. Blogu keşfeden siparişi verir. Böylece çiftliğin ürünleri 15-20 kişiye satılmaya başlanır. Zira ürün herkese yetecek kadar çoğalmaya ve artmaya başlamıştır. Sonra bir sabah, e-posta adresine deli gibi posta yağdığını fark eder Pınar Hanım. Art arda gelen bir sürü sipariş… Ne olmuştur da aniden siparişler artmıştır? Meğer ürün gönderdikleri portakalagaci. com sitesinin sahibi Hatice Özdemir Tülün (evet bizden bahsediyoruz) Portakal Ağacı’nda İpek Hanım Çiftliği’ni yazmıştır. İlgi birden bire artar. Pınar Hanım, Portakal Ağacı yazısının çiftliğin tanınmasına en az 4 sene hız kazandırdığı görüşünde.

Sezen Aksu da müşterisi

Hikayenin şimdisi, Sezen Aksu’nun bile alışveriş yaptığı kocaman bir çiftlik. Toplam 26 bin müşterisi var. 3 bin kişi ise her hafta düzenli olarak mutfak alışverişinin tamamını yapıyor. “Hepsini tanıyorum. Bunun yüzde doksanıyla yüz yüze arkadaşız. Bildiğin tanışığız. İsmen biliyorum cismen biliyorum çocuklarının isimlerini bile bilirim” diyor Pınar Hanım müşterileri için. Alışveriş, öyle online organik ürün satan internet sitelerindeki gibi olmuyor. Eğer İpek Hanım Çiftliği’nden tazecik sebze, yumurta vb satın almak istiyorsanız ipekhanim@ipekhanim.com adresine bir e-posta gönderiyorsunuz. O da size cevaben ürün listesi gönderiyor. Seçtiğiniz ürünleri işaretleyip geri gönderdiğinizde, Ürünlerinizi tarlalardan toplanıyor ve 24 saat içinde elinizde olacak şekilde kargolanıyor. Ürünleriniz geldiğinde onlardan memnun kalırsanız ücretini EFT ile gönderiyorsunuz. Hepsi bu… İnsan biraz şüpheyle yaklaşıyor bu muhasebe sistemine ama Pınar Hanım’ın müşterileriyle, daha doğru onun tabiriyle arkadaşlarıyla ilişkisi o kadar güvene dayalı ki, “Onların içi rahat etsin kendi hesaplarını bilsin yeter” diyor ve ekliyor “Bir kere bile sormuyoruz ödemeleri. Buna bakacak bir muhasebe sistemi zaten yok. Sizin iyi niyetiniz karşıdan da mutlaka iyi niyet görüyor. İyi bir insanın emek vererek ürün yolladığının farkında bizim müşterimiz, o yüzden bizi gözlerinden sakınıyorlar”.

Pınar Hanım, kendisini de çocuklarını da bir ömür geçindirebilecek birikime sahip olduğunu söylüyor. Yani bu işi yapmasındaki amaç para kazanmak değil. O, toprağı, üretmeyi, toprağında gelip çalışan insanların da buradan para kazanmasını, her gün çevresinde birilerinin koşuşturmasını ve bu koşuşturmaların bir sürü insanın hayatına mutluluk etkisi yapmasını seviyor. Ve tabii ki tıpkı İpek gibi birçok çocuğun “ne olduğunu bildiğimiz” domateslerle, bir yerine üç versin diye kimyasal basılmış tarlaların ürünü olmayan ıspanaklarla, tertemiz üzümlerle büyümesini istiyor. Çocukları, torunu, komşuları, çalışanları, çalışanlarının çocukları… Tavukları, atları, kuzuları, ağaçları, tarlaları ve toprakları… 12 yaşındayken kucağında babasını kaybeden ve sonra bir daha ailesinin eski neşesine kavuşamayan kız çocuğunun şimdi kocaman bir ailesi var.


Tavlayla Kazanılan Koru

Screen shot 2014-01-03 at 9.47.05 PM

 

Portakal Ağacı, Eylül 2013 Yazan: Ayşe Kaya Fotoğraflar: İbrahim Usta

Rotamız, İstanbul’un nefesi, bana göre kurtarılmış bölgesi Beykoz. Sahil yolunda Boğaz’ı seyrederek ilerlerken, koruya geldiğinizi tabelalardan değil, denize doğru kendini uzatmış Londra çınarlarından anlayacaksınız. Ağaçlara dikkatli bakınca, İstanbul’da nadir bulunan bu çınarların başka nerede olduğunu hatırlamak kolay: Dolmabahçe’nin eşsiz çınarlı yolu! Abdulhamit Han yurt dışından getirttiği fidanları bu iki yere diktirmiş. Çınar böyle bir şey işte, yüz yıl geçiyor, dünyanızı güzelleştirmeye devam ediyor! Korunun eski, görkemli kapısından içeri girdik. Bizi Osmanlı kültüründe büyük yer kaplayan su sesi karşıladı. Bir parantez açalım burada, henüz Avrupa akıl hastalarını cadı diye yakmaktayken, Osmanlı su sesinin şifai özelliğini keşfetmiş, hastanelerinde insanları su ve müzikle tedavi etmiş. Şehir içinde birçok yere hem bu özelliği yüzünden hem de farklı ailelerin birbirine karşı mahremiyeti açısından küçük şelaleler, havuzlar, sebiller, çeşmeler, fıskiyeler inşa ettirmiş; tıpkı Beykoz Korusu’ndaki gibi. Şelaleden yukarı doğru tırmanınca şu an sosyal tesis olarak halka açık olan bir köşk karşılıyor bizi. Köşk yıkılıp yeniden yapılmış olsa da söylemekte yarar var. Bu köşk bir Osmanlı paşasına ait: Abraham Paşa.

Screen shot 2014-01-03 at 9.47.18 PM

Abraham Paşa’ya lütf-u şahane

Rivayete göre Abraham Paşa Sultan Abdulaziz’e pırlanta, fildişi, zümrüt gibi kıymetli taşlarla süslü bir tavla hediye etmiş. Sonra da aynı tavla üzerinde padişahı yenmiş ve bu ucu bucağı olmayan korunun sahibi olmuş. Çok zevkli, aynı zamanda eli bol olan paşa, Fransız mimarlara bahçeyi düzenletmiş. Bugün bile Türkiye’de var olmayan birçok ağacı yurt dışından getirtip koruya diktirmiş. Köşkler, kuşhaneler, göl havası verilen havuzlar, havuz çevresine sazlıklar, ortasına küçük adacıklar, av yerleri, su kanalları, hatta sahil kısmına plaj bile yaptırmış. Yetmemiş, kendisi de Ermeni olan paşa Beykoz Ermenilerine kolaylık olsun diye, korunun solundaki Ermeni mahallesiyle, sağındaki Ermeni mezarlığı arasından özel bir yol geçirmiş. Günümüzde hâlâ var olan bu yolu, paşanın korusunu ikiye bölmek pahasına yaptırdığını düşününce, gerçekten büyük incelik!

Screen shot 2014-01-03 at 9.47.29 PM

Koru halka açılıyor

Sultan Abdülaziz tahttan inip de Sultan Abdulhamit gelince, temkinliliğiyle meşhur yeni sultan Abraham Paşa’ya güvenememiş. Bu kadar büyük bir arazinin paşada olmasını uygun bulmamış. Paşadan koruyu satın almış ve “Hürriyet bahçesi” adıyla halka açmış.

Screen shot 2014-01-03 at 9.47.37 PM

İşte bu koru ve bu ağaçlar, zaman zaman kullanım şekli değişse de bugün isteyenlerin eşsiz Boğaz manzarası eşliğinde köşkteki sosyal tesiste yemek yediği; isteyenlerin çimenlerine uzanıp dinlendiği, kuşların raksını dinlediği; isteyenlerin piknik masalarında çayını ve kekini getirip bin bir çeşit hüs, kırmızı yapraklı sekoyalar, İspanya’dan getirilmiş mantar meşeler, ıhlamurlar, akasyalar, japonsofraları altında keyif yaptığı; parkında çocuklarının oynadığı, fidanlıklarda gezindiği; isteyenlerin koru içindeki üç doğal mağarayı incelediği, ayak altında ezilen yaprakların hışırtıları arasında yürüyüşler yaptığı, büyük bir ihtimal sincaplara rastladığı bir İstanbul güzelliğidir.

Bu güzellikten ayrılmak zor olsa da korudan çıkınca bu kez sahil kapısı değil, yan kapı kullanılmalı, eski Türk filmlerine ve hatta şimdilerde birçok diziye ev sahipliği yapan, İstanbul’un en güzel yollarından biri olan çınarlı yoldan geçilmeli, ânın büyüsünü bozmamak için sessizce hayallere dalınmalı…