ekim 2013 Feed

İpek Hanım Çiftliği

Ipek-hanim

 

Yazar: Zeynep Sevde Paksu Fotoğraflar: Zeynep Turanlı

Pınar Kaftancıoğlu İstanbul’da iş hayatının kirli dünyasından bunalır, Şirince’ye hayalindeki kafeyi açmaya gider. Şirince’de de aynı kirli düzenin yürüdüğünü farketmesi uzun sürmez. Sonra halıcılık, su fabrikası vs derken çok para kazanır ama huzuru bulamaz. Gerçek hayatın bütün yalanlarından kaçıp kendine küçük bir çiftlik evi yapar. Çiftlikteki komşuları, yedikleri lezzetli meyveler sebzeler, tadına doyulmaz sohbetler... O kadar mutlu olur ki, bu mutluluğu İpek Hanım Çiftliği markasıyla herkesle paylaşmaya karar verir.

“8 yaşındaydım. Babam elime bir bavul dolusu tommiks ve teksas çizgiromanlarını tutuşturdu, ‘götür bunları pazarda sat, haftalık harçlığın olacak kazandığın’ dedi. Gittim pazara satabildiğim kadar sattım geldim, ilk paramı kazandım. Eve geldim, ‘kasaba git bir kilo kıyma çektir gel’ diye gönderdi. Gittim, kıymayı aldım geldim. ‘Yanlış söylemişim, bir kilo kuşbaşı al diyecektim. Bu kıymayı iade et, kuşbaşı al’ diye geri gönderdi. ‘Baba nasıl yaptırayım, kasap yapmaz’ desem de dinlemedi. Kasap epey kızdı, ben ağladım derken ikna edip kuşbaşıyı yaptırdım tabii” diye başlıyor anlatmaya Pınar Kaftancıoğlu. Soru ticarete nasıl atıldığıydı.

Screen shot 2014-01-06 at 10.52.10 PM

Ders 1: Gerçek hayatın kodları

“Nasıl yani?” diyorum hayretle. El bebek gül bebek büyütülmüş bir şehir çocuğunun, plazalar ve metropol karmaşasından sıkılıp kendini Ege’de bir kasabaya atmasının masalsı hikayesini dinlemeyi bekliyordum. Minicik çocuğun pazarda işportacılık yapmasını tuhaf buluyorum. Pınar Hanım şaşkınlığımı gidermek için gülümseyerek devam ediyor sözlerine: “Başımıza gelecekleri biliyordu ve bizi güçlü yetiştirmek istiyordu. Küçük yaşta pazarda, mahallede insanlarla iletişim kurarak, gerçek hayatın kodlarını öğrenerek büyümemizi arzu ediyordu. Beni pazara gönderir, uzaktan izlerlermiş bir yandan. İyi ki öyle yapmış. Hayatın acımasızlıklarına rağmen, başarılı, kendi işinin sahibi, güçlü bir kadın olmamı babama borçluyum.”

Screen shot 2014-01-06 at 10.52.26 PM

Baba gidince…

Sultanahmet’te bir konakta mürebbiyeler tarafından büyütülmüş, edebiyat fakültesi mezunu bir anne ve meşhur bir gazetecinin kızı Pınar Kaftancıoğlu. Tabii böyle haşin bir eğitim söz konusu değil ilişkilerinde. Birlikte saatlerce sohbet eden, kahkahalar eşliğinde oyunlar oynayan bir baba kız iletişiminden bahsediyoruz. Ümit Kaftancıoğlu, yoğun iş hayatına rağmen çocuklarıyla vakit geçirmeyi, onlara doğru ve doyurucu bir eğitim vermeyi ihmal etmeyen, çoğu sabahlar kızını okula elinden tutup götürecek kadar ilgili, müşfik bir baba. Bir gün yine Pınar’ı okula götürmek için evden beraber çıkarlar. Kızının elinden tutar, konuşa konuşa evlerinin önündeki sokakta yürürler. Sene 1980. Bir silah sesi duyulur. Ümit Bey, 12 yaşındaki Pınar’ın kollarında hayata gözlerini yumar. “Babamın ölmesi beni sadece yetim değil aynı zamanda öksüz de bıraktı. Duygusal olarak aile birbirinden koptu. Ağabeyim, annem ve ben, acıyı göstermeyeceğiz, hayata devam edeceğiz falan derken herkes kendi acısını içine gömdü. Birbirimizden çok yakın olmamıza rağmen çok uzak ve hiç konuşmayan insanlar olduk.“

Hayata devam etmek

O dönem gerçekleşen binlerce fail-i meçhulden biridir babasının ölümü. Kabullenmek ve hayata devam etmenin bir yolunu bulmaktan başka çare bulamazlar. Anne edebiyat öğretmenliği yapmaya başlar. Bu arada Pınar da yaşına başına bakmadan bir şekilde para kazanmanın yollarına bakar. Bir gün annesiyle beraber Yenikapı Tren Garı’nın önünden geçerken, soğuk su satan insanları görür. “Ben de yaparım bunu” der. Bir bidonun yanlarına buz koyar, suyu doldurur, iki bardakla çıkar yola. 12 yaşında “soğuk suuuu” diye bağıran bir kız düşünün. Bütün bunları, maddi sıkıntılar çeken yetim bir çocuğun acı hatıraları gibi değil de başarılı ticaret anıları nevinden, gururla anlattığı için artık yüzümdeki hüzün dağılıyor, heyecanla bu başarı hikayesini dinlemeye koyuluyorum: “O buzlu su satarken kazandığım parayı her zaman özlerim. Bir yaz boyunca kazandığım parayı zannetmiyorum bir üniversitenin dekanı bir ayda kazansın. Parayı o yaşta sevdim heralde. Annem korkuyormuş halimden ama durdurmak da istememiş. Büyük kuzenlerimi görevlendirir, beni izlettirirmiş. Gardaki su işinden kazandığım parayı cebime koyar, eve dönerken Laleli’den iç çamaşırı alıp onları da komşulara satardım. Herkes anlamış benim ticarette ilerleyeceğimi.”

Screen shot 2014-01-06 at 10.52.39 PM

Can dünyaya geliyor

Pınar Hanım’ın hayata başlama hızı hiç kesilmez. 16 yaşında üniversiteye girer. 17 yaşında evlenir ve ilk çocuğu Can’ı kucağına alır. Fakat evliliği uzun sürmez, oğlunu tek başına büyütür. Üniversiteyi bitirdikten sonra kendini bir plazada hayatını tüketirken bulur. Artık iyi kazanan başarılı bir iş kadını var karşımızda. Kazanır kazanmasına fakat adalet duygusunun da etkisiyle iş dünyasının rekabetler, hırslarla çevrili kirli yüzüne daha fazla katlanamayacağını anlar. Şirince’de yaşayan bir dostu var: Müjde Nişanyan. Ona her gittiğinde, kendi hayatı hakkında bir kehanette bulunuyor Pınar Hanım: “Müjde ben İstanbul’dan kurtulacağım, buraya geleceğim, bana bir yer mi baksak?” Şirince’ye ilk gidiş 91 yılında, plazasında, patronlarının dizinin dibinde oturup oraya buraya koşuşturarak hayatını sürdürmek varken, oğlunu da alıp Ege’ye bir kafe açmaya giden yalnız bir kadın. Şimdi hatırladığında, “Evet pek akıllıca değildi” diyor. “Ama yıllardır biriktirdiğim param vardı. En kötü, Müjde bana bir yatak bir tabak çorba verirdi, bir şekilde idare ederdim.” Pınar Hanım’ın İstanbul’dan kopup gitme hikayesini öyle bir “anlık heyecanla” tanımlamak yetersiz olur tabii ki. Giderken iyice düşünüp taşındığını, yapacağı işi etüt ettiğini, başına neler geleceğini kestirebilecek sezgilere sahip olduğunu anlatıyor. Can’ın da oluru alındıktan sonra, internetten bir ev kiralanır ve ver elini Şirince… Aslında Şirince’de yeni bir hayata başlamak hiç de mutlu etmez Pınar Hanım’ı. Bunun için epey sebebi var. Zira köyün yükselmekte olan turistik cazibesi, köylülerin bu cazibeye kapılmasına sebep olmuştur. Yeni bir işletmeciyi çok da istemez köylü. Üstelik Pınar Hanım burada “el yapımı, çok organik” diye satılan ürünlerin nasıl üretildiğini, kendi yapımları olduğunu söyledikleri zeytinleri bakkallara ürün veren toptancı marketlerden aldıklarını görür. Kafe işi olmaz, bazı arkadaşlarının davetiyle halı işinde çalışmaya başlar. Kuşadası’na geçerler.

Screen shot 2014-01-07 at 9.33.11 PM

Su fabrikası ve çiftliğe doğru

“Güzel kazanmaya başlamıştım. O sıra, halı işinin patronu olan İpek’in babası ile evlendim. Dokuz sene sürdü bu evlilik.” Evlilikleri esnasında, Pınar Hanım, Nazilli’de bir su kaynağı kiralandığını ve damacanasını götürenin su satın aldığını öğrenir. Gidip bakar, harika bir su. Nazilli’de bir su fabrikası kurar. Kolay olmaz; bir sürü köylünün arazisini satın ala ala, yayladan aşağı su hattını indirir. Ve çok güzel bir fabrika yapıp işin başında durmaya başlar. Kısa sürede sektörde iyice tanınan bir su markası haline gelir yaptıkları iş. Bu sırada müthiş bir haber: Pınar Hanım bir bebek bekliyor!

İpek için biten kariyer Screen shot 2014-01-07 at 9.33.20 PM

Kızı İpek fabrikanın koridorlarında büyür. Ona çocuk odası yapılmış, bakıcı tutulmuştur ama Pınar Hanım toplantılarından, işlerinden ona yeterince vakit ayıramaz. İpek biraz büyüyünce ama bir türlü konuşmaya başlamayınca Pınar Hanım endişelenir. Neden hiç konuşmuyor? Doktor, “birebir ilgilenmeniz lazım, işinizden izin alıp evde çocuğunuzla kalın” deyince Pınar Hanım fabrikadaki işini bırakır. İpek her şeyden önemlidir. Zaten 8 senedir yaptığı ve erkek egemen bir sektörde tutunmaya çalışmaktan yorulduğu için fabrikayı satar. Fabrikayı bırakırken hayatında bir değişiklik daha olur, eşinden boşanır. Ardından kendine Nazilli’de yeni bir hayat kurar.

Yeni bir hayat, yer: Nazilli

Bu yeni hayat, Pınar Hanım’ın oğlu, kızı, komşuları, komşularının aileleriyle iç içe olduğu, birlikte yiyip içtikleri, Pınar Hanım’ın “genç emekli” moduna girdiği bir hayattır. İpek’in konuşma problemi çözülür hatta hayatlarındaki bu yeni insanlara teyze, amca, anneanne demeye başlar. “Bir gün bana hoş geldine geldiler, köyde olur ya hani. Bardak, tabak, sürahi hediye getirmişler. Yıllardır çalışmışım, hiç böyle bir atmosferle karşılaşmamışım, böyle insanlar böyle bir aile yanımda olmamış. Tabii çok hoşuma gitti. Birden biz kendimizi dizi seyreden her akşam birbirimizde çay içerken bulduk” diye anlatıyor ilk Nazilli günlerini. Pınar Hanım böylece alır Nazilli’de bir ev yaptırma kararını. Oğlu da destekleyince henüz adı konulmayan çiftliğin temelleri atılır. Çocukları ve onlar olmadan sofraya bile oturmayan komşuları ile kocaman bir aile olurlar. Komşuları yedi göbekten çiftçidir. Pınar Hanım’ın deyimiyle: “Dedelerinden ninelerinden kalan tohumlarla üretim yapan insanlar, organiğin organiği ürünleri yüzyıllardır yetiştiriyorlar.” Bahçede yavaş yavaş domates, biber, fasulye yetiştirmeye başlarlar.

Ipekh
Pınar Hanım, İstanbul’daki arkadaşlarına da gönderir yetişenlerden. Tabii hayatlarında öyle domates, yeşillik, meyve yememiş şehir insanları aşık olurlar Nazilli’den gelen paketlere. “Pınarcığım, tarhana da var mı? Ekmek de yapar mısınız?” derken arkadaşlarının baskısıyla İpek Hanım Çiftliği’nin ürün portföyü gayri ihtiyari genişler. Bir gün Pınar Hanım, komşularıyla yine çay içerken karar verir: “Ben bu sebze meyveleri İstanbul’a taşıyacağım. Yazık o insanlara, sebze mevyenin tadını bilmeden yaşayıp gidiyorlar. Var mısınız benimle çalışmaya?” Komşular önce biraz tereddüt ederler ama karşılarında hayat hikayesi başarılarla dolu bir kadın vardır. “Olur” derler. Pazarda sebze sattıkları tezgahı, müşterilerini bırakıp İpek Hanım Çiftliği’ni büyütmeye adarlar kendilerini.

Screen shot 2014-01-07 at 9.33.30 PMÇiftlik, portakalagaci.com ile meşhur olur

Henüz kimsenin haberi yok elbette. Yine komşularla bir gün oturur, neler yiyip içtiklerine dair bir blog sayfası açar. Komik komik pozlar verirler, sebzelerin resmini çekerler, epey eğlenip eve dönerler. İnternetin gücünün henüz farkında değiller. Blogu keşfeden siparişi verir. Böylece çiftliğin ürünleri 15-20 kişiye satılmaya başlanır. Zira ürün herkese yetecek kadar çoğalmaya ve artmaya başlamıştır. Sonra bir sabah, e-posta adresine deli gibi posta yağdığını fark eder Pınar Hanım. Art arda gelen bir sürü sipariş… Ne olmuştur da aniden siparişler artmıştır? Meğer ürün gönderdikleri portakalagaci. com sitesinin sahibi Hatice Özdemir Tülün (evet bizden bahsediyoruz) Portakal Ağacı’nda İpek Hanım Çiftliği’ni yazmıştır. İlgi birden bire artar. Pınar Hanım, Portakal Ağacı yazısının çiftliğin tanınmasına en az 4 sene hız kazandırdığı görüşünde.

Sezen Aksu da müşterisi

Hikayenin şimdisi, Sezen Aksu’nun bile alışveriş yaptığı kocaman bir çiftlik. Toplam 26 bin müşterisi var. 3 bin kişi ise her hafta düzenli olarak mutfak alışverişinin tamamını yapıyor. “Hepsini tanıyorum. Bunun yüzde doksanıyla yüz yüze arkadaşız. Bildiğin tanışığız. İsmen biliyorum cismen biliyorum çocuklarının isimlerini bile bilirim” diyor Pınar Hanım müşterileri için. Alışveriş, öyle online organik ürün satan internet sitelerindeki gibi olmuyor. Eğer İpek Hanım Çiftliği’nden tazecik sebze, yumurta vb satın almak istiyorsanız ipekhanim@ipekhanim.com adresine bir e-posta gönderiyorsunuz. O da size cevaben ürün listesi gönderiyor. Seçtiğiniz ürünleri işaretleyip geri gönderdiğinizde, Ürünlerinizi tarlalardan toplanıyor ve 24 saat içinde elinizde olacak şekilde kargolanıyor. Ürünleriniz geldiğinde onlardan memnun kalırsanız ücretini EFT ile gönderiyorsunuz. Hepsi bu… İnsan biraz şüpheyle yaklaşıyor bu muhasebe sistemine ama Pınar Hanım’ın müşterileriyle, daha doğru onun tabiriyle arkadaşlarıyla ilişkisi o kadar güvene dayalı ki, “Onların içi rahat etsin kendi hesaplarını bilsin yeter” diyor ve ekliyor “Bir kere bile sormuyoruz ödemeleri. Buna bakacak bir muhasebe sistemi zaten yok. Sizin iyi niyetiniz karşıdan da mutlaka iyi niyet görüyor. İyi bir insanın emek vererek ürün yolladığının farkında bizim müşterimiz, o yüzden bizi gözlerinden sakınıyorlar”.

Pınar Hanım, kendisini de çocuklarını da bir ömür geçindirebilecek birikime sahip olduğunu söylüyor. Yani bu işi yapmasındaki amaç para kazanmak değil. O, toprağı, üretmeyi, toprağında gelip çalışan insanların da buradan para kazanmasını, her gün çevresinde birilerinin koşuşturmasını ve bu koşuşturmaların bir sürü insanın hayatına mutluluk etkisi yapmasını seviyor. Ve tabii ki tıpkı İpek gibi birçok çocuğun “ne olduğunu bildiğimiz” domateslerle, bir yerine üç versin diye kimyasal basılmış tarlaların ürünü olmayan ıspanaklarla, tertemiz üzümlerle büyümesini istiyor. Çocukları, torunu, komşuları, çalışanları, çalışanlarının çocukları… Tavukları, atları, kuzuları, ağaçları, tarlaları ve toprakları… 12 yaşındayken kucağında babasını kaybeden ve sonra bir daha ailesinin eski neşesine kavuşamayan kız çocuğunun şimdi kocaman bir ailesi var.


Deniz Ülke Arıboğan: "Çorba pişiyorsa orası evdir."

Screen shot 2014-01-02 at 8.34.32 PM

 

Portakal Ağacı Dergisi, Ekim 2013 sayısı
Röportaj: Halenur Çalışan Gürbüz Fotoğraflar: İbrahim Usta

Deniz Ülke Arıboğan deyince akla “âkil” bir fikir insanı, iyi bir yazar, aktif bir akademisyen, meşhur bir twitter fenomeni ve çok güzel bir kadın geliyor. Aramızda kalsın: O aynı zamanda son derece evcimen bir ev hanımı, çocuklarından bahsederken gözleri parlayan bir anne ve eşi Lütfü Arıboğan’a duyduğu aşk dillere destan bir kadın. İşte, “diğer” Deniz Ülke Arıboğan…

Deniz Ülke Arınboğan’la, ülke meseleleri, siyaset ve akademik konuların uğramadığı bir sohbet edeceğiz. Hem de lezzetli bir Antep kahvaltısının eşliğinde. Bu satırların yazarı, Deniz Hanım’a sormak için “gündelik” sorular hazırlamış. Hazırlamış hazırlamasına ama kafasında kocaman bir tereddüt… Ne de olsa misafirimiz, hayatı koşuşturma içinde geçen bir entelektüel. Çalışmaktan kendisine de, ailesine de zaman bulamıyordur muhtemelen. Hem zaten ev işlerini halleden yardımcıları vardır, o ise eve bile uğramıyordur. Gündelik hayata dair sorularımıza cevap bulur muyuz acaba? Bu röportaja hiç kalkışmasa mıydık?

Yanlış tahmin! Oturuyorum, sıfır! Siz ise buyurun, Deniz Hanım’la “kız kıza” sohbete başlayın.

Baş döndürücü ritm

Deniz Ülke Arıboğan Bilgi Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve mütevelli heyeti üyesi. Aynı zamanda Denizbank Bağımsız Yönetim Kurulu Başkan Vekili ve Türkiye Gazetesi köşe yazarı. Bitmedi, ayrıca madalyaları olan bir sporcu. Eşi Lütfü Arıboğan ile anlatırken gözlerinin parladığı müthiş bir evlilikleri (bu kısımda maşallah diyoruz) ve iki çocukları var. Bir bakıyorsunuz yurtdışında iş seyahatinde, bir bakıyorsunuz televizyon ekranında gündemi değerlendiriyor, bir bakıyorsunuz Suriyeli mültecilerin kışı sokakta geçirmemeleri için çırpınıyor, bir de bakıyorsunuz evine misafirler dolup taşmış, büyük bir davet var!

Peki, nasıl oluyor da oluyor?

İnsanın aklına hemen bu geliyor haliyle. Nasıl eşine, çocuklarına, anne babasına, kayınpederi ve kayınvalidesine, kardeşlerine, arkadaşlarına, komşularına ayıracak vakit buluyor? Hem de onca meşguliyet arasında… Hiç mi uyumuyor? Hiç mi tatil yapmıyor? Hiç mi bir köşeye çekilip, “Ben yokum, bugün bana kimse ilişmesin” demiyor? Yoo, belki de bunların hepsini yapıyor. Ancak, o kadar enerjik, hayatla barışık, sorunları çözme konusunda mahir ki, vaktini her şeye bölüştürebilecek bir sistem kurmuş hayatına.

Screen shot 2014-01-02 at 8.39.46 PM

Önce çocukluğa inelim

Kastamonulu, yüksek tahsilli, maliye kökenli ve en önemlisi muhteşem yemek yapan bir anne. Babası Mahir Kaynak, yazı yazan, öğrenci yetiştiren, seyahat eden, hasılı her zaman meşguliyeti olan bir devlet adamı. Bu meşgul anne babayı çocuklarıyla bir arada tutan şey ise sofra. Resim ve heykele düşkün olan annesi, sofraya koyduğu salatayı bile resmedermişcesine tasarlamak alışkanlığına sahip olduğundan, Deniz Hanım’ın çocukluğunda “sofra” önemli bir yer tutuyor. Et yemeklerine düşkün, daha doğrusu et olmadığında sofrada yemek olmadığını düşünen ve aç kalkan babası Mahir Kaynak Gaziantepli. Deniz Hanım’ın Kastamonulu annesi Antep yemeklerini Antepliler’den daha iyi yapacak kadar öğrenmiş olduğundan, yemek yapmak ve güzel sofra kurmak onların ailesinde genetik bir miras. 76 yaşındaki annesinin, hâlâ hiç kimseyi alelade bir sofraya oturtmadığını anlatıyor Deniz Hanım. Bu yüzden, “Anne, patlıcan dolması yapsan da gelsek” diyerek, çoluk çocuk, gelin damat, torun tosbağa büyükannenin evinde toplanmak âdeti sürüyor. Ancak şimdilerde annesi daha az yorulsun diye Deniz Hanım aile toplantılarını kendi evinde düzenliyor. Bu toplantılar için anneanne ve dedeyi evlerinden alma görevi, Deniz Hanım’ın geniş aileyle vakit geçirmeyi çok seven oğluna ait.

Misafirsiz pazar olmaz

Deniz Hanım’ın evinde, pazar günleri, eğer geniş aile yoksa arkadaşlarından oluşan misafir grupları ağırlanıyor mutlaka. Biri İtalya’dan peynir mi getirmiş? “Denizciğim, evde tek başımıza yemeye kıyamadık, size geliyoruz.” Birinin canı Deniz Hanım’ın meşhur hamur çorbalarından mı çekmiş? “Çorbayı yapıver, 1-2 saate oradayız.”

Biri beşamel soslu ıspanak istiyor, bir başkası balık… Buna karşın, cuma yahut cumartesi akşamları ve pazar sabahları mutlaka “çekirdek” Arıboğan Ailesi’ne ait. Dışarıda da olsa akşam yemeği beraber yenmeli, pazar kahvaltısı beraber yapılmalı.

Screen shot 2014-01-02 at 8.45.40 PM

“Yorgunluktan bayıldığım oluyordu”

Çocuklar büyüdükten sonra koşuşturmak, okumak, yazmak ve çalışmak daha kolay sayılabilir. Bir kadın, 50’li yaşlarda artık çocuklarını büyütmüş, çalışıyorsa emekli olmuş, çocuklarını evlendirmişse torun sevme faslına geçmiş bulunur. O vakit kendisinden mazi sorulduğunda genelde bulutlanan gözlerle şöyle der: “Ne çektim be…”

Deniz Hanım’a aynı soruyu, yani çalışma hayatının içinde, koşuştururken çocuklarını nasıl büyüttüğünü soruyoruz. Aynı “Ne çektim be” iç geçirişini ondan da beklerken, o beklenmedik bir cevap veriyor: “O kadar da zor değildi aslında, benim avantajlarım vardı. Akademisyen olduğum için akşam 4’te okuldan çıkıp 5’te eve gelebiliyordum. Yazın okula gitme zorunluluğum yoktu. Evde çalışabiliyordum.”

Onu duyan, neredeyse çocuklarını başkasının büyüttüğünü, ilk annelik yıllarının güllük gülistanlık geçtiğini zanneder. Fakat işin aslının Deniz Hanım’ın her konuya bakışındaki iyimserlikten ibaret olduğunu anlamak çok sürmüyor. Zira biraz daha konuşunca, gece uykusunun ne olduğunu bilmeyen, hiçbir şey yemeyen, çok sık hastalanan bir oğul; o oğulu aşkla seven ama Deniz Hanım eve girer girmez hemen evden çıkan bir bakıcı; vapurda, trende uyuklayan, yorgunluktan ve uykusuzluktan eli ayağı titreyen, birkaç defa derste bayılmışlığı vaki genç bir anne çıkıyor hikayenin altından. Deniz Hanım o günleri bile gülerek ve özleyerek anlatıyor. Bizim açımızdan durum şu: Deniz Ülke Arıboğan’ın bardağının yarısı hep dolu, hiç boşalmıyor!

“Yemeği seven hayatı sever”

“Yemek yemekten ve pişirmekten zevk alan insanlar, hayattan da zevk alan insanlardır genellikle. Bu zevke sahip olanların, ağaçlara, çiçeklere bile başka bir gözle baktığını düşünüyorum. Hayatın lezzeti sadece gıdayla alınmaz ama zevk haline gelmiş bir yemekle alınabilir. Tabii müzikle, görsellikle, şefkatli bir dokunuşla birlikte…”

Screen shot 2014-01-02 at 8.48.09 PM

Bu cümleler Deniz Ülke Arıboğan’a ait. O, bahsettiği hayattan zevk alma halinin kendi kuşağında daha çok olduğunu, gençlerin kendilerine o zevki yaşayacak kadar zaman tanımadığını düşünüyor. “Etrafta uzun uzun, tadını ala ala yemek keyfi yapan genç göremiyorum. Çok aceleleri var. Üstelik, çocuklar üzerinde müthiş bir diyet baskısı var.

Gazetelerde, dergilerde, sürekli servis edilen 20’li yaşlarında, bakımlı, zayıf, güzel bir kadın prototipi var. Diğer yanda da zayıf ve fit olmak için ameliyatlar geçiren, debelenen meşhurlar, sanatçılar, mankenler… Böylece ortaya bir endüstri çıkıyor. Selülit kremleri, zayıflama ürünleri, kozmetik… Bize, ‘Siz 50 yaşında bile olsanız 20 yaşında görünmeniz lazım’ diyor. ‘Yoksa erkekler sizi bırakıp sizden daha güzel olana yönelirler.’ Bize bunları söylerken erkeklere de zengin olmaları ve en iyi arabalara sahip olmaları gerektiğini, güçlü olmazlarsa o güzel kadınlara sahip olamayacaklarını öğütlüyor bu işin endüstrisi. ‘Hangi ahlaki değer seni engelliyorsa ondan vazgeç ve o Ferrari’yi al!’ diyor. Böyle bir paniğin içinde gençler nasıl hayattan zevk almaya vakit bulsun ki? Güzel bir şarkı söylemek, güzel bir şiir okumak öğütlenmiyor kimseye. Varsa yoksa para ve yüzeysel bir güzellik. Zargana balıkları gibi sürekli suyun üzerinde, hiç derine dalmayan bir toplum haline geldik. Çocuk doğuran, çocuk bakan, pişiren, taşıran bir kadın istemiyor kozmetik endüstrisi. Benim 76 yaşındaki annem de 80 yaşındaki babam da şimdiye dek sağlıklı yaşam için herhangi bir şey yapmış değil. Hepimizden de sağlıklılar.”

Screen shot 2014-01-02 at 9.02.38 PM

Fotoğrafların üzerine tıklayarak büyük boyutlarına ulaşabilirsiniz.

Screen shot 2014-01-02 at 8.59.12 PMScreen shot 2014-01-02 at 8.59.24 PM

Screen shot 2014-01-02 at 8.59.32 PM

Screen shot 2014-01-02 at 8.59.40 PM

Screen shot 2014-01-02 at 8.59.55 PM

Screen shot 2014-01-02 at 9.00.01 PM