eylül 2013 Feed

Melike Günyüz: Çocuk edebiyatı "iyi yemek" gibidir.

Screen shot 2014-02-03 at 11.56.55 PM

Deneyimli bir yayıncı, başarılı bir iş kadını, disiplinli bir anne ve pek çok genç meslektaşına yol gösteren bir abla… Melike Günyüz, bir koltukta epeyce fazla karpuz taşıyan bir isim. Üstelik MÜSİAD Yönetim Kurulu’nun ilk ve tek kadın üyesi.

 

Melike Günyüz, Erdem Yayınları ve Sedir Yayın Grubu’nun Genel Yayın Yönetmeni, çocuk edebiyatınınsa her kesimce kabul gören yetkin bir ismi. Kitapları yurt dışında en çok satılan çocuk kitabı yazarlarından biri olan Günyüz, aynı zamanda MÜSİAD’ın ilk kadın yönetim kurulu üyesi. Bu kadar değil; çok önemli ve prestijli bir vasfı daha var: O, biri 10 biri 14 yaşında iki çocuğun annesi…

Melike Hanım’ı, Portakal Ağacı’nın kahvaltı sofrasında konuk ettik. Portakal Ağacı mutfağının leziz ikramları, Melike Hanım’ın su gibi akıp giden sohbeti ve kızı Lamia’nın “büyümüş de küçülmüş” demeçleriyle epey doyurucu bir kahvaltı oldu. Siz de konuk olmak isterseniz, yediğimiz içtiğimiz bizim olsun, dinlediklerimizi size anlatalım:

“Arkadaşlarımın çocuklarına hediye götüremeyeceğim kitabı basmam”

Melike Günyüz’ün çocuk yayıncılığı konusunda epeyce deneyimli, bir o kadar da bilgili olduğunu söylemeye gerek yok. Ama bu derya bilgi, öyle “malumat” türünden değil. İşini seven, bilgisini okuyarak, sorarak, yorumlayarak kazanmış, bildiği doğrudan başkasıyla amel etmeyen bir iş kadınından söz ediyoruz. Bu ameliyenin en büyük göstergesi, onun bir kitabı basıp basmayacağına karar verirken kıstas aldığı şu kritik ölçü: “Ben bu kitabı gönlüm rahat bir şekilde bir arkadaşımın çocuğuna hediye edebilir miyim? Bizim kitabımız derken iftiharla söyleyebilir miyim?” Cevap evet ise o kitap basılabilir demektir. Ayrıca, bir kritik ölçü daha var ki ondan sonraki satırlarda söz edeceğiz. Bizi izlemeye devam ediniz!

“Kitabı, iyi bir yemek gibi şık sunmak lazım”

Melike Günyüz’e göre sadece çocuk kitaplarının değil, bütün kitapların içeriği kadar kapağı, illüstrasyonları, kağıt kalitesi, göze hitabeti de önemli. Ne çok karman çorman ne de çok hareketsiz… Ne israfa sebep olacak kadar pahalı malzemeden mamül ne de âdi, ucuz bir şekilsizlik içinde… Tıpkı güzel bir yemek yapar gibi herşey kararında olmalı. Şık bir servis tabağında sunuluyormuş gibi, daha uzaktan bakıldığında göreni kendine çekmeli, davet etmeli.

Sonra, bir kokusu olmalı kitabın, gördüğünüzde aldığınız o kokudan, neyle karşılaşacağınızı az çok tahmin etmelisiniz. Elinize alıp sayfaları okumaya başlayınca da enfes bir lezzet... “Evet” demelisiniz, “İşte vakit ayırmaya değecek güzellikte bir kitap!”

Melike Hanım, bu kaliteye ulaşmak için oldukça çaba veren bir yayıncı. Bilhassa muhafazakar camiada henüz hiç kimse bu yola başvurmuyorken o, bir sanat yönetmeniyle çalışmaya başlamış. Sanat yönetmeninin olurundan geçmeyen kitaplar çocukların önüne çıkarılmamış. Elbette bir yayının iyi olabilmesi için tek ölçü iyi bir tasarım değil. Kitabın içeriği herşeyden önemli! Melike Hanım çalıştığı yazarlarla genelde proje odaklı çalışıyor. “Bana gelen dosyaları okuyup beğenirsem basmak gibi bir adetim yok. Dosya, o yazarın kaleminin hangi yönde iyi iş çıkarabileceğini gösteriyor bana sadece. Eğer o yazarla çalışmak istiyorsam, ona altından kalkabileceğine inandığım bir proje öneriyorum. Bu projenin vücuda gelişinin her aşamasında da yazarla görüşüyorum. Böylece ortaya iki kat emek verilmiş, kamil bir iş çıkıyor” diye anlatıyor bir kitabın yazılış öyküsünü. En çok hangi yazarları mı tercih ediyor? İşte şimdi yukarıda bahsettiğimiz ikinci önemli kıstasa geldik!

Screen shot 2014-02-03 at 11.57.32 PM

“Lamia ile Ali Kerem’in beğendiği kitaplar onay almış demektir”

Melike Günyüz, yabancı bir eserin yayın hakkını satın alıp almamaya karar vereceği zaman, kitabı eve getirip yemek masasının üzerine bırakıyor. Çocuklardan biri kitabı evirip çevirmeye, merak edip sayfalarını karıştırmaya başlarsa, bingo! Gerekli alaka kuruldu demektir! Alakadar arkadaş kitabı iyice karıştırıp okumaya çalıştıktan sonra annesinin yanına gelir: “Anne, bu kitap çok güzel. Yayın hakkını alıp Türkçe’ye çevirtsenize!”

Aynı durum Melike Hanım’ın yayınevine transfer etmeyi düşündüğü yazarlar için de geçerli. Diyelim ki bir yazarı çok beğendi ve ona yeni bir proje teklif etmeyi düşünüyor. Sadece kendisinin beğenmesi yeterli değil. Yazarın kitapları önce Lamia veya Ali Kerem’in elinden geçiyor. Bilhassa Lamia çok sıkı bir okur. Çok da dürüst bir eleştirmen! Beğenirse tam beğeniyor, beğenmezse “Üff çok sıkıcı bu” diyor. Lamia’dan söz açmışken, onun da söyleyecekleri var! Çünkü kitaplar konusunda en az annesi kadar duyarlı, annesinin izinden yürüyecek kadar da kültürlü. Lamia’ya göre, anne babalar eğer çocuklarına kitap okumayı sevdirmek istiyorlarsa, çocukların önüne kocaman kocaman klasikleri yığmamalı. Onun yerine daha eğlenceli, zevkli kitaplar konmalı. Bu arada, çocuklara zarar verecek kadar geniiiş bir içeriği olan kitaplara anne babalar izin vermeyebilir. Söz gelimi Lamia’nın annesi “çok sevgilili” kitaplar okumasına müsaade etmiyor ama “az sevgilili” olanlarda sorun yok.

Melike Hanım, ikisi de kitap okumayı çok seven çocuklarını yetiştirirken “Alın bunları okuyun” dememiş hiç. “Evimizde zaten hep kitaplar oldu. Bebeklerken, kütüphanenin alt kısmında onlara birer raf tahsis ettim ve ‘Bu kitaplar senin, istediğin gibi döküp saçabilirsin’ dedim, hepsi bu. Gerisi kendiliğinden gelişti. Çocuklar kitap okunan bir evde büyüdükleri için kitap okuma eylemini zaten hayatlarının doğal bir parçası olarak buldular” diye anlatıyor evdeki bu alışkanlığı. Çocuklarının okuma zevklerine güvenmesinin sebebi de bu; her ikisi de iyi kitapla kötü kitabı ayırabilecek kadar gelişmiş duyulara sahip.

“Çocuk sorumluluk alarak büyümelidir”

Gelelim ev hayatına… Zira, bir koltuğa bir kamyon kasası dolusu karpuz sığdıran bir hanım var karşımızda. Yayın dünyası, yöneticilik, yazarlık, MÜSİAD Yönetim Kurulu üyeliği, iş dünyasının bilhassa kadınlar için epey çetin olan şartları derken, acaba evine ve çocuklarına ayıracak vakti bulabiliyor mu? Bulabiliyorsa nerede buluyor? Biz de arıyoruz, bulamıyoruz. Yerini söylese de biz de gidip alsak…

Merak buyurmayın, bütün bu soruların cevaplarını kendisinden biir bir aldık. Meğer aranan vakit “disiplinde” gizliymiş. Meğer bizim uzaktan baktığımızda hep meşgul, hep yoğun, hep hareketli gördüğümüz Melike ablamız, akşam saatlerinde ve haftasonları (özellikle pazar günleri) ailesi dışında hiç kimseye vakit ayırmazmış. Meğer her sabah saat 7 buçukta iki eli kanda da olsa çocukların kahvaltı sofrasını kurar, onlara yiyecek özel bir şeyler hazırlar, bu vakti mutlaka birlikte geçirmeye özen gösterirmiş. Kolay mı? Elbette değil, hiç değil. Ancak, Melike Günyüz’e göre annenin çalışması, evde bu çalışma düzenine göre bir disiplin oluşturması, çocukların daha sorumluluk sahibi ve daha tatminkar insanlar olarak büyümelerine vesile oluyor. Nasıl mı? Şöyle:

Screen shot 2014-02-04 at 12.05.13 AM

“Evin kuralları değişmez”

“Mutlaka akşam 7 buçuğa kadar bizim evde sofra kurulur, çocuklar yemeklerini yer. Ayrıca bu vakte kadar okul ödevlerini de yapmış olurlar. Üstelik ben ödev yapmaları konusunu hiçbir zaman önemsemediğim halde…”

“Sonra oturur, birlikte bir şeyler seyrederiz. Sohbet ederiz. Kitap okuruz. Hasılı kelam, benim onlarla başbaşa geçirdiğim o saate hiç kimse giremez. Bir tek yurt dışı iş seyahatlerinde ayrı kalıyoruz ki, yakında çocukları da götürmeye başlayacağımı düşünüp teselli buluyorum bu duruma.

“Pazar günleri ise benim mutfağa girme ve aile bireylerinin keyfine göre yemekler yapma günüm. Çocukların ve eşimin sevdiği fırın yemekleri, balık, mantı, et yemekleri genellikle Pazar günü yenir bizim evde. Sabah kahvaltıları da hep birlikte yapılır. Böylece bir aile olduğumuzu, hafta içi herkes kendi işine ve okuluna gitse de birbirimize ait olduğumuzu hiç unutmamış oluruz. Hem, böylece eşime verdiğim sözü de tutmuş olurum. Gündüz istediğim kadar koşuşturabilirim ama akşamlarım aileme aittir.”

“Ödevler çocukları zorlamamalı”

Melike Günyüz, Erdem Yayınları’ndan pek çok okul kitabı yayınlamış bir yayıncı. Dolayısıyla müfredatı çok iyi biliyor. Bu sebepten, söz gelimi Lamia elinde haddinden zor bir ödev konusuyla gelip annesinden yardım isterse şu cevabı alıyor: “Kızım, üçüncü sınıfın matematik müfredatında bu konu yok. Size gerekenden fazla bilgi yüklemişler. Bu ödevi yapamazsın, öğretmenine benden selam söyle…” Lamia da öğretmenleri de buna alışmış artık.

“Asla ama asla israf olmaz!”

Melike Günyüz’ün mutfakla ilgili üzerinde en çok durduğu konu israf. Günyüzlerin evinde bir dilim ekmeğin bile çöpe gitmesi mümkün değil. Bayatlamış ekmekten yalancı pizza gibi bir şey yapılıyor ve muhakkak yeniyor. Akşam yemekleri, ev halkının bir seferde yiyebileceği miktarda, az az yapılıyor. Eğer yine de artar ve ertesi güne kalırsa Melike Hanım’ın eşi sofrada şöyle diyor: “Bana dünden kalan yemeği ver, zayi olmasın”. Zaten evde israf konusuna en çok dikkat eden o. Çocukların giyim kuşamında da bu kural geçerli. İki çift ayakkabısı olan bir çocuk üçüncüyü sırf “güzel” olduğu için talep edemeyeceğini biliyor. Melike Günyüz, “Ali Kerem kıyafette marka diye bir şey olduğunu daha yeni öğrendi” diyor.

“Evde olmasanız bile çocukların beslenmelerine özen gösterilebilir”

Lamia ve Ali Kerem farklı farklı yemeklerden hoşlanıyor. Melike Günyüz akşamları her ikisinin de seveceği şeyler pişirmeye dikkat ediyor. Bir gün etli yemek pişirildiyse, ertesi günün menüsü muhakkak sebze, sonraki gün ise bakliyat. Biri bamya seviyor biri yemiyor; biri taze fasulyeye düşkün diğeri ağzına sürmüyor. Olsun, her ikisinin de gönlü muhakkak alınıyor. Bir de tabii annelerinin elinden yağlı ballı ekmek yemeye, ve üzerine tarhana serpilmiş fırında kaşarlı ekmeğe bayıldıkları kahvaltıları var çocukların. Kahvaltı, hem her sabah bir arada olmalarını sağlıyor hem de iyi beslenmelerini.

Screen shot 2014-02-03 at 11.57.58 PM Screen shot 2014-02-03 at 11.58.09 PM

Screen shot 2014-02-03 at 11.58.18 PM Screen shot 2014-02-03 at 11.58.29 PMScreen shot 2014-02-03 at 11.58.35 PM

 


Tavlayla Kazanılan Koru

Screen shot 2014-01-03 at 9.47.05 PM

 

Portakal Ağacı, Eylül 2013 Yazan: Ayşe Kaya Fotoğraflar: İbrahim Usta

Rotamız, İstanbul’un nefesi, bana göre kurtarılmış bölgesi Beykoz. Sahil yolunda Boğaz’ı seyrederek ilerlerken, koruya geldiğinizi tabelalardan değil, denize doğru kendini uzatmış Londra çınarlarından anlayacaksınız. Ağaçlara dikkatli bakınca, İstanbul’da nadir bulunan bu çınarların başka nerede olduğunu hatırlamak kolay: Dolmabahçe’nin eşsiz çınarlı yolu! Abdulhamit Han yurt dışından getirttiği fidanları bu iki yere diktirmiş. Çınar böyle bir şey işte, yüz yıl geçiyor, dünyanızı güzelleştirmeye devam ediyor! Korunun eski, görkemli kapısından içeri girdik. Bizi Osmanlı kültüründe büyük yer kaplayan su sesi karşıladı. Bir parantez açalım burada, henüz Avrupa akıl hastalarını cadı diye yakmaktayken, Osmanlı su sesinin şifai özelliğini keşfetmiş, hastanelerinde insanları su ve müzikle tedavi etmiş. Şehir içinde birçok yere hem bu özelliği yüzünden hem de farklı ailelerin birbirine karşı mahremiyeti açısından küçük şelaleler, havuzlar, sebiller, çeşmeler, fıskiyeler inşa ettirmiş; tıpkı Beykoz Korusu’ndaki gibi. Şelaleden yukarı doğru tırmanınca şu an sosyal tesis olarak halka açık olan bir köşk karşılıyor bizi. Köşk yıkılıp yeniden yapılmış olsa da söylemekte yarar var. Bu köşk bir Osmanlı paşasına ait: Abraham Paşa.

Screen shot 2014-01-03 at 9.47.18 PM

Abraham Paşa’ya lütf-u şahane

Rivayete göre Abraham Paşa Sultan Abdulaziz’e pırlanta, fildişi, zümrüt gibi kıymetli taşlarla süslü bir tavla hediye etmiş. Sonra da aynı tavla üzerinde padişahı yenmiş ve bu ucu bucağı olmayan korunun sahibi olmuş. Çok zevkli, aynı zamanda eli bol olan paşa, Fransız mimarlara bahçeyi düzenletmiş. Bugün bile Türkiye’de var olmayan birçok ağacı yurt dışından getirtip koruya diktirmiş. Köşkler, kuşhaneler, göl havası verilen havuzlar, havuz çevresine sazlıklar, ortasına küçük adacıklar, av yerleri, su kanalları, hatta sahil kısmına plaj bile yaptırmış. Yetmemiş, kendisi de Ermeni olan paşa Beykoz Ermenilerine kolaylık olsun diye, korunun solundaki Ermeni mahallesiyle, sağındaki Ermeni mezarlığı arasından özel bir yol geçirmiş. Günümüzde hâlâ var olan bu yolu, paşanın korusunu ikiye bölmek pahasına yaptırdığını düşününce, gerçekten büyük incelik!

Screen shot 2014-01-03 at 9.47.29 PM

Koru halka açılıyor

Sultan Abdülaziz tahttan inip de Sultan Abdulhamit gelince, temkinliliğiyle meşhur yeni sultan Abraham Paşa’ya güvenememiş. Bu kadar büyük bir arazinin paşada olmasını uygun bulmamış. Paşadan koruyu satın almış ve “Hürriyet bahçesi” adıyla halka açmış.

Screen shot 2014-01-03 at 9.47.37 PM

İşte bu koru ve bu ağaçlar, zaman zaman kullanım şekli değişse de bugün isteyenlerin eşsiz Boğaz manzarası eşliğinde köşkteki sosyal tesiste yemek yediği; isteyenlerin çimenlerine uzanıp dinlendiği, kuşların raksını dinlediği; isteyenlerin piknik masalarında çayını ve kekini getirip bin bir çeşit hüs, kırmızı yapraklı sekoyalar, İspanya’dan getirilmiş mantar meşeler, ıhlamurlar, akasyalar, japonsofraları altında keyif yaptığı; parkında çocuklarının oynadığı, fidanlıklarda gezindiği; isteyenlerin koru içindeki üç doğal mağarayı incelediği, ayak altında ezilen yaprakların hışırtıları arasında yürüyüşler yaptığı, büyük bir ihtimal sincaplara rastladığı bir İstanbul güzelliğidir.

Bu güzellikten ayrılmak zor olsa da korudan çıkınca bu kez sahil kapısı değil, yan kapı kullanılmalı, eski Türk filmlerine ve hatta şimdilerde birçok diziye ev sahipliği yapan, İstanbul’un en güzel yollarından biri olan çınarlı yoldan geçilmeli, ânın büyüsünü bozmamak için sessizce hayallere dalınmalı…