gezi Feed

Tavlayla Kazanılan Koru

Screen shot 2014-01-03 at 9.47.05 PM

 

Portakal Ağacı, Eylül 2013 Yazan: Ayşe Kaya Fotoğraflar: İbrahim Usta

Rotamız, İstanbul’un nefesi, bana göre kurtarılmış bölgesi Beykoz. Sahil yolunda Boğaz’ı seyrederek ilerlerken, koruya geldiğinizi tabelalardan değil, denize doğru kendini uzatmış Londra çınarlarından anlayacaksınız. Ağaçlara dikkatli bakınca, İstanbul’da nadir bulunan bu çınarların başka nerede olduğunu hatırlamak kolay: Dolmabahçe’nin eşsiz çınarlı yolu! Abdulhamit Han yurt dışından getirttiği fidanları bu iki yere diktirmiş. Çınar böyle bir şey işte, yüz yıl geçiyor, dünyanızı güzelleştirmeye devam ediyor! Korunun eski, görkemli kapısından içeri girdik. Bizi Osmanlı kültüründe büyük yer kaplayan su sesi karşıladı. Bir parantez açalım burada, henüz Avrupa akıl hastalarını cadı diye yakmaktayken, Osmanlı su sesinin şifai özelliğini keşfetmiş, hastanelerinde insanları su ve müzikle tedavi etmiş. Şehir içinde birçok yere hem bu özelliği yüzünden hem de farklı ailelerin birbirine karşı mahremiyeti açısından küçük şelaleler, havuzlar, sebiller, çeşmeler, fıskiyeler inşa ettirmiş; tıpkı Beykoz Korusu’ndaki gibi. Şelaleden yukarı doğru tırmanınca şu an sosyal tesis olarak halka açık olan bir köşk karşılıyor bizi. Köşk yıkılıp yeniden yapılmış olsa da söylemekte yarar var. Bu köşk bir Osmanlı paşasına ait: Abraham Paşa.

Screen shot 2014-01-03 at 9.47.18 PM

Abraham Paşa’ya lütf-u şahane

Rivayete göre Abraham Paşa Sultan Abdulaziz’e pırlanta, fildişi, zümrüt gibi kıymetli taşlarla süslü bir tavla hediye etmiş. Sonra da aynı tavla üzerinde padişahı yenmiş ve bu ucu bucağı olmayan korunun sahibi olmuş. Çok zevkli, aynı zamanda eli bol olan paşa, Fransız mimarlara bahçeyi düzenletmiş. Bugün bile Türkiye’de var olmayan birçok ağacı yurt dışından getirtip koruya diktirmiş. Köşkler, kuşhaneler, göl havası verilen havuzlar, havuz çevresine sazlıklar, ortasına küçük adacıklar, av yerleri, su kanalları, hatta sahil kısmına plaj bile yaptırmış. Yetmemiş, kendisi de Ermeni olan paşa Beykoz Ermenilerine kolaylık olsun diye, korunun solundaki Ermeni mahallesiyle, sağındaki Ermeni mezarlığı arasından özel bir yol geçirmiş. Günümüzde hâlâ var olan bu yolu, paşanın korusunu ikiye bölmek pahasına yaptırdığını düşününce, gerçekten büyük incelik!

Screen shot 2014-01-03 at 9.47.29 PM

Koru halka açılıyor

Sultan Abdülaziz tahttan inip de Sultan Abdulhamit gelince, temkinliliğiyle meşhur yeni sultan Abraham Paşa’ya güvenememiş. Bu kadar büyük bir arazinin paşada olmasını uygun bulmamış. Paşadan koruyu satın almış ve “Hürriyet bahçesi” adıyla halka açmış.

Screen shot 2014-01-03 at 9.47.37 PM

İşte bu koru ve bu ağaçlar, zaman zaman kullanım şekli değişse de bugün isteyenlerin eşsiz Boğaz manzarası eşliğinde köşkteki sosyal tesiste yemek yediği; isteyenlerin çimenlerine uzanıp dinlendiği, kuşların raksını dinlediği; isteyenlerin piknik masalarında çayını ve kekini getirip bin bir çeşit hüs, kırmızı yapraklı sekoyalar, İspanya’dan getirilmiş mantar meşeler, ıhlamurlar, akasyalar, japonsofraları altında keyif yaptığı; parkında çocuklarının oynadığı, fidanlıklarda gezindiği; isteyenlerin koru içindeki üç doğal mağarayı incelediği, ayak altında ezilen yaprakların hışırtıları arasında yürüyüşler yaptığı, büyük bir ihtimal sincaplara rastladığı bir İstanbul güzelliğidir.

Bu güzellikten ayrılmak zor olsa da korudan çıkınca bu kez sahil kapısı değil, yan kapı kullanılmalı, eski Türk filmlerine ve hatta şimdilerde birçok diziye ev sahipliği yapan, İstanbul’un en güzel yollarından biri olan çınarlı yoldan geçilmeli, ânın büyüsünü bozmamak için sessizce hayallere dalınmalı…


2 Çocukla Doğu Karadeniz: Ayder, Sümela, Uzungöl, Gürcistan

36

Ramazan telaşına kapılmadan son fotoğraflarımı da paylaşayım. 2 gün sonra aklımda tamamen başka kareler olmaya başlayacak çünkü... Şimdiden hepinize hayırlı, hakkıyla yaşayabileceğimiz bir Ramazan ayı diliyorum...

44

Ayder'de 2 yaramaz bıdık, ne kadar üşüdüğümüzü onların ilginç kıyafet kombinasyonları anlatıyor en iyi:)

43

40

Sümela

39

Sümela'ya yürüyerek tırmandığımız yol.

37

Anneleri onlarca basamağı çıkıp yorgun düşünce ailenin geri kalanını bu terasta beklemeye karar verdi...

38

41

Yıllarca Uzungöl fotoğraflarına hayran hayran baktıktan sonra karşıma çıkan korkunç yapılaşmanın bende ne denli hayal kırıklığı yarattığını tarif edemem. Binaları katmadan çekmeye çalışınca geriye bu küçük kare kalıyor...

42

Uzungöl İnan Kardeşler'de kurufasulye... 

31

Az gidip uz gittikten sonra nihayet karşımıza çıkan Tiflis, Gürcistan

33

Tiflis'in minik camisinde koşuşturan miniklerimiz

34

Sokaklardaki resim ve eskici pazarları...

30

Tiflis'lerin önerisiyle gittiğimiz Dzveli Sakhli lokantası

35

Bizimkinden farklı olarak terbiye eklemeden yaptıkları mantar çorbası, şeffaf bir çorba içmek ilginç gelse de Allah'tan tadı güzeldi.

32

Kardeşini kıskandığı için onun tahtına kurulan 5 yaşındaki ablamız! (Bu fotoğraf aklıma başka bir fotoğrafı getirdi... Zaman ne çabuk geçiyor...)


2 Çocukla Doğu Karadeniz: Artvin, Şavşat

1

Geçen hafta aylar öncesinden planlarını yaptığımız mini doğu karadeniz turunu yaptık. Doğrusu son ana kadar "bu haldeyken gitmesek mi?" diye düşünsek de Şavşat'ta bizi bekleyen arkadaşlarımızın hatrına gözümüzü karartıp yola çıktık. Artık nasıl kararmışsa gözümüz bir ara Gürcistan'a bile gittik geldik! Gezdiğimiz yerlerin hepsini yazmaya çalışacağım ama ilk sıra bizi kendine en çok hayran bırakan Şavşat'ta.

2

Uçağımızın 5 saat! rötar yapması yüzünden Şavşat'a yere gece yarısı yorgunluktan ölmüş bir halde varınca doğrusu yolculuğa çıktığım için çok pişman olmuştum ama sabah uyanıp bu manzarayla karşılaşınca "iyiki gelmişiz!" dedim.

3

Bir zamanlar siteye en çok eklediğim şey makro çiçek & böcek fotoğraflarıydı...

13

Bu gezide bu sevgimi yeniden hatırladım...

12

15

14

Ayşe İkbal'in boş kaldığında oyalanabildiği tek şey resim yapmak...

18

20

İnsanın saatlerce yeşilin bambaşka tonlarını seyre dalası geliyor Şavşat'ta...

21

22

23

25

Şavşat'ın en gizli ve büyüleyici güzelliği Karagöl...

26

27

Kaymak ile yapılan meşhur gevreği...

24

alabalığı...

16

eriştesi...

17

ve peynir eritmesi.

28

29

bunlar da Şavşat'ın yayla köylerinden her ayrılışımızda "anne köyümüze dönelim!!!" diye ağlayan, İstanbul'a gelince hala, bizi orada büyük bir misafirperverlik ile ağırlayan eşimin lise arkadaşını ve kıymetli eşini sorup duranlar...

Ulaşım ve Konaklama: Biz ulaşım için Kars'a uçakla gidip oradan araba ile Şavşat'a gittik. Şavşat'ta Laşet Ahşap Evleri'nde ve Karagöl Tesisleri'nde kaldık. Detaylı bilgiyi tesislerin sitelerindeki telefon numaralarından alabilirsiniz.


Emirgan'da Lale Zamanı

Emirgan_lale1

Siteye Emirgan'da lale zamanı fotoğraflarını koyalı tam 6 sene olmuş! O zamanlar tek başıma sakin sakin fotoğraflar çekmiştim. Şimdi 2 çocuk, 2 yeğen ile maceralı bir çekim yaptık. Ama itiraf etmeliyim onca zorluğuna rağmen bu seferki çekim daha güzel geçti. Cumartesi Emirgan'a gidene kadar yağmur yağdı, biz varınca yağmur durdu. Kahvaltı ve fotoğraflar sonrası geri yola koyulduğumuzda yağmur tekrar başladı. Her Nisan hava yağmurlu, yapacak bir şey yok diye sıkılıp moddan moda giren (hatta portakalağacı'nı kapatıp kaçan) Hatice'ye iyi bir ders oldu bu... Sen yeterki iste Hatice, yeterki bir adım at...

Fotoğrafların en altında bilgisayarınıza masaüstü resmi yapmak için büyük bir fotoğraf bulabilirsiniz. (eskiden her ay bir masaüstü fotoğrafı yayınladığımı hatırlayan kalmış mıdır?)

Emirgan_lale2

Emirgan_lale3

Emirgan_lale4

Emirgan_lale8

Emirgan_lale5

Emirgan_lale6

Masaustu2

fotoğrafın üzerine tıklayarak açılan sayfayı masaüstü resmi olarak kullanabilirsiniz.


Çocuklarla Uzakdoğu Seyahati 2

Ertesi gün havaalanından aldığımız bir broşürdeki tur rehberini ayarlayıp ilk olarak Pura Taman Ayun kraliyet tapınağını gezdik. Tapınağın anlamı güzel bahçe demekmiş, gerçekten de çok güzel bir bahçenin ve havuzun çevresine kurulmuştu tapınak.

Biz gittiğimiz sırada tapınakta ibadet eden bir grup vardı. Hinduların inançlarına ve ritüellerine olan bağlılıkları beni çok etkiledi. Ve belki onlar farkında değil ama benim kendi inancım ile ilgili daha çok çalışmam gerektiği konusunda bana ilham kaynağı oldular.

Ardından kakao, kahve ve çeşitli baharatların yetiştirildiği bir yeri ziyaret ettik.Fotoğraftakiler kakao meyvesi.

Ayşe İkbal kahveleri havanda öğüttü...

Kahvelerin kavrulduğu ocağın başındaki hanıma kızımın resmini çekip çekemeyeceğimi sorduğumda Ayşe İkbal'in gözlerindeki ışıltıyı görmenizi isterdim. Gördüğünüz izini alınca yaşadığı mahcubiyet...

Ardından yetiştirdikleri kahve ve çay çeşitleri ahşap bir masada tattırdılar. Bir de köşede de dünyanın en pahalı kahvesi ve onu sindirerek üreten Asya Misk Kedisi (!) duruyordu. Ama biz tüm övgülerine rağmen kahveyi denemedik.

Twinlake
Kahvelerden sonra twin lake(ikiz göl)'e gittik ve dünyanın bir kez daha ne kadar muhteşem olduğunu hissettik. (Fotoğrafın gerçek boyutu için üzerine tıklayabilirsiniz.) Çocuklar uyuyunca gideceğimiz son bir yerden vazgeçip otele doğru yola koyulduk.

Yolda benim en ilgimi çeken görüntülerden biri kız çocuklarının tek başlarına veya arkadaşları ile motorsiklet üzerinde ortaokula gidişleriydi...

İlk tur rehberimizden çok memnun kalmayınca tripadvisor sitesini karıştırmaya başladım ve yapılması gerekenler listesine göre kendimize bir tur programı belirledim. İşin en güzeli de bu programı sadece ben biliyordum, diğerleri hepsini gidince öğrendiler:) Listenin ilk başında elbette bir yemek kursu vardı! Sabah 8.30'da buluşma yeri olan pazar yerine vardığımızda hane halkı başlarına geleceği ancak anlamışlardı. Rehberimiz Made önce bize ve gruptakilere tropik meyve ve sebzeleri tanıttı. Fotoğraftakiler Hinduların tanrıları için her gün yaptıkları adaklar için kullandıkları çiçekler.

Bizim kaldığım bölgede Hindular ağırlıklı olduğu için tüm kaldırımlar, kapıların üstleri bu adaklarla doluydu. Her sabah tanrılarının kendilerine bahşettikleri inandıkları şeylerden (yiyecek ve hatta sigara) birer parça bu adakların ortasına koyup evin üzerine (iyi ruh) ve yolun üzerine (kötü ruh) koyup ruhları dengelediklerine inanıyorlar. Aynı şekilde arabalarında da mutlaka her sabah taze hazırlanmış bir adak oluyor. Bunu eşler her gün evde hazırlıyorlar.

Pazar boyunca Musab iyice huysuzlandıktan sonra yemeği yapacağımız yere geçtik. Bu yer aslında bizi gezdiren Made'nin şef olan kayınbiraderi ve diğer tüm akrabaları (18 kişi!) ile beraber yaşadığı büyük bir avlu içindeki evlerden ve bahçeden oluşan bir alandı. Hindulara göre ev üç bölüme ayrılıyormuş. Baş; her evde bulunan aile tapınağı (her sabah önce burayı ziyaret ediyorlar), gövde; aile bireyleri için ayrılan evler ve mutfak alanı, ayaklar ise hayvanlar ve çöplerin toplandığı alan. Aile genişledikçe ayak kısmını genişletip o alana ev yapıyorlar. Gerek evlerde gerekse köylerin tamamında yapıların yüksekliği tapınakların yüksekliğini geçemiyor.

Made'nin eşi Musab ile ilgilenmeye başlayıp, Ayşe İkbal de diğer çocuklarla bahçede oynamaya başlayınca kursa geçtik. Önce şefimiz Dewa bize kullanacağımız malzemeleri tanıttı.

Ardından menüden bahsetti. (Rezervasyon sırasında bizim yemek kısıtlamalarımızı sordukları için yemediğimiz şeyler için mutlaka alternatifler hazırlanmıştı)

Fotoğrafta tüm yolculuk boyunca en mutlu olduğum anı görüyorsunuz. Dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlarla yemek yapıp sohbet etmek çok keyifliydi. Ekip arkadaşım olan bir hanım "siz tabii iki çocukla bir yandan yemek yapıp bir yandan telefonda konuşmaya çalıştığınız için ustalaşmışsınızdır" deyince "telefonda konuşmuyorum ama internette geziyorum!" dedim.

Yemekleri pişirdikten sonra gruptakiler "sen endonezya lokantası açabilirsin!" dediklerinde "ben bu işe yıllarımı verdim zaten!" dedim ama kimse birşey anlamadı :)

Kurs bitince aynı bölgeyi gezmek için anlaştığımız Agus ile buluştuk. Agus'a daha çok doğayı ve el işini sevdiğimizi söylediğimizde bizi ilk olarak pirinç tarlalarına götürdü.

Ardından bölgenin en önemli ahşap sanatçılarıyla tanışmaya gittik. Bu kişiler hiç bir resme bakmadan sadece hafızalarındakilerle ortaya muhteşem eserler kouyuyorlardı. Ben ahşap bir çaydanlık aldım, bu arada çocuklar yorgunluktan çoktan bayılmıştı...

Sonrasında Tegenung şelalesine gidip küçük bir kız çocuğunun girişimciliğini sevip ondan iki yelpaze alıp yola devam ettik.

Yolun üzerindeki bir tapınağa gidip yerel müzük aletlerini inceleyip çocukları zar zor onlardan koparmaya çalıştık.

Günün sonunda Sacred Monkey Forest'ı ziyaret ettik. Maymunları kutsal sayıyorlar, ancak sağolsunlar maymunlar herkesin eşyalarını çalıyor veya saldırabiliyor. Bu yüzden Agus bizi daha sakin, saldırmayan maymunların olduğu bir yere götürdü. İşin sırrı maymunlara fıstık yedirmemekmiş. Akşam otele geldiğimizde ben artık "valiz gelmese, böyle de sırt çantasıyla idare ediyoruz, hem onları yıkaması var dönünce" derken valizimiz geldi.

Ertesi gün Safari & Marin Park'ı ziyarete gittik. Çocuklar en çok burada mutlu oldular.Otobüste bir camdan diğerine koşup durdular.

Ben de en çok yavru file havuç yedirirken mutluydum, maalesef çocuklar bu atraksiyondan çığlıklarla kaçtılar.

Onların en sevdikleri atraksiyon müzik eşliğinde gösteri yapan dans grubu ve

sonunda herkese birlikte çalmak için verdikleri darbukalardı!

Son günü babalarına sabır ödülü olarak bir su sporları merkezinde geçirdik. Ben de bıdıklarla tüm saçları kum dolana kadar sahilde oynadım.

Ardından da Singapur'a geçtik...

Singapur'da da bizim için en doğru yerin Universal Studios olduğunua karar verip Sentosa Adası'na gittik.Alana ilk adımı atıp yukarıdaki maskotu gören çocukların ikisi birden gözyaşlarına boğuldular!

Neyseki Madagaskar, Shrek, Hollywood ve Jurassic Park'tan sonraki saatlerde bir ara kızımdan "bugün çok güzel bir gün!" sözünü duyabildim. (Çıkmamıza yakın yinde de almadığım bir şey için gününün kötülüğünden yakınıyordu.)

Babaları da Jurassic Park duvarına tırmanıp gerilen sinirlerini rahatlattıktan sonra yolumuza devam ettik.

Aynı gün sırasıyla Singapur'un simgesi olan aslan başlı balık heykeli Merlion'u gördük.

Tiger Sky Tower'a binip 131 metre yüksekten tüm adayı izledik. Nature Discovery'i gezdik, 4D sinemaya girdik.

Aşam da Songs of The Sea gösterisine katılıp denizin üzerindeki ışık gösterisini ve müzikal'i izledik. Çocukların gece kesintisiz uyuduğunu söylememe gerek yok değil mi?

Dönüşümüz gece 11'de olduğu için çocuklar yorulsunlar diye  sabahtan şehri yürüyerek tanıma gezilerinden birine katıldık.

Singapur'un Arap ve Malay mahalleleri, sultanları, sömürgecileri, eski giyim tarzları üzerine bilgiler aldık.

En son bir camiye uğrayıp tekrar şehir merkezine döndük. Kalan saatlerimizi yine çocuk parkında! geçirerek uçağa bindik. Allah'tan gece uçuşu dolayısıyla çocuklar yolun çok büyük bir kısmında uyudular.

Uçaktan inip eşyalarımızı bıraktıktan sonra Boğaz'a gidip İstanbul'da yaşadığımız için şükredip (eşim), bir sonraki rotalar için hayaller kurmaya başladık (ben)...